onumarkamsobee
06.11.15 21.43
bilmiyorum. yine doldum sanırım. ders çalışırken dikkatim dağıldı gibi bir şey. ders çalışıyorum ama aslında çalışmıyorum. beynim tek bir şeyle meşgul değil çünkü. o birçok işle meşgul. niye ağlama isteğinde olduğumu düşünüyordu mesela. ya da yaptıklarını düşünüyordu. loknes de çok yardımcı olmadı, sağ olsun. durduk yere beni geçmişe götürdü içimdeki çocukla beraber. gittik ve geldik. zaten kötü olan ruh halimiz daha beter oldu gibi. aslında biz geçmişimizle barıştık. sadece sevmiyoruz. niye sevelim ki pişman olduğumuz bir şeyi? bence sevmemeliyiz. zaten sevmiyoruz anasını satayım. bir insan salak mı da sevsin pişman olduğu bir geçmişi? bunları düşünürken bir de çalan şarkılar var tabi. sağ olsunlar onlar da pek iyileştirmedi.. ayran da cabası. İç iç daha beter oldum gibi bir şey. ben de her zamanki kaçışımı yapıp yatağa tüydüm. evet evet her zaman yaptığım gibi uykuya sığınacaktım. girdim yorganın altına ama uyuyamadım. düşünceler peşimi bırakmadı. birçok düşünce geçti beynimde. suskunlaştım. ve bağırmak istedim. avazım çıktığı kadar bağırmak. boğazım yırtılırcasına bağırmak. sesim kesilene kadar bağırmak. o kadar çok istedim ki yapamadığım için gözlerimden yaş akacaktı. gözlerimin dolmak için hazırlandığını hissettim. İçime öyle bir şey çöktü ki nasıl kaldıracağımı bilemedim o çöken şeyi oradan. elimden bir şey gelmedi. elimden bir şey gelmedikçe sinirlendim. kendimi çaresiz hissettim. arada bir oluyor böyle çaresiz hissettiğim zamanlar. bunu dışarıya yansıtmamak için imanım gevriyor ama olsun. ben başarıyorum sanırım. ben ayakta kalmayı başarıyorum. ayakta kalmayacak ne var ki? niye kalamayacakmışım? zayıf mıyım ki ben? hemencecik yere kapaklanayım? hadi kapaklandım, pes mi edeceğim de ayağa kalkmayacağım? “hadi canım oradan. kalk kalk! yerde kalacak ne var hani? amaaan başlarım senin canının sıkılmasına, içine çöken şeye! bir iki gündür yine arada bir gelen durgunluk hallerine giriyorsun, hiç yakışmıyor. “ diyor içimdeki çocuk. bu ağlama, çığlık atma, bağırma, donarcasına dışarıda durma, yorganın altına girip saklanma isteklerim sanırım çoğunlukla “susmamdan” kaynaklanıyor. suskunluk benim için imkansız mı sizce? konuşkan biriyimdir. konuşmadığım zamanları görmek nadirdir. yani yok gibi bir şeydir. çenem hiç kapanmaz yani. ama maalesef benim “susmak” eyleminden kastım içimdekileri, aklımdan geçenleri anlatamamaktı. ben anlatamam. burada içini dök diyor ya hani. ben işte dökmüyorum. döküyormuş gibi yapıyorum. aralara kendimden bir şeyler sıkıştırıyorum fakat aslında kendimle ilgili bir şey yok desem yeridir. okumaya kalktığımda kendi kendime “yine becerememişsin be kızım :d” diyerek gülüyorum. beceremiyorum. bu konuda biraz beceriksizim sanki. önceden yazmanın yanında bir de çizerdim. sıkıldıkça, canım yandıkça, bunaldıkça elime kalemi alır ve çizerdim. ne çizdiğime bakmadan, düşünmeden çizerdim. derste, kantinde, arkadaşlarla muhabbet ederken, müzik dinlerken, kitap okurken, ders çalışırken çizerdim.. önümde olan kitabın neredeyse her köşesinde bir dil çıkartan surat ifadesi vardır. bu dil çıkarma eylemi hayatla dalgamdı belki de. “sen istediğini getir önüme, bak ben sana hala dil çıkartıyorum, aha da böyle :p” deme şeklimdi sanırım. belki de içimdeki çocuğun hayatı oyun olarak görmesi ve kızınca, üzülünce yaptığı bir hareketti bu. bilmiyorum ama hala çizerim kıyıya köşeye bunu. hala dalga geçercesine sözler yazarım kitaplarıma. daha iyi hissederim çünkü. amaç zaten benim daha iyi hissetmem değil mi? ben kötü hissederek nasıl okuyayım o kitapları? nasıl okuduğumdan bir şey anlayayım? diyorum ya size ben aslında çizerdim. ne çizdiğimi düşünmeden; ne çizeceğimi kurgulamadan, kafamda tasarlamadan çizerdim. çizme amaçlarım farklı gözükürdü ama aynıydı sanırım. mesela lisede coğrafya dersinde hoca uyumamı istemediği için bir şey çizmiştim haftalarca hiç sıkılmadan. ne olduğunu sorduklarında da tek yaptığım hareket “bilmiyorum” hareketiydi. çünkü bilmiyordum. ya da ilkokulda çizdiğim şey. o da hocayı beklerken çizdiğim bir şeydi. biri gelip piyanoya benzetmişti. o olsun diyip geçmiştim. çünkü ben piyano çizme amacıyla başlamamıştım o çizime.. kara kalemi neden seviyorum, biliyor musunuz? çünkü o kara kalem. umarsızca çizilir. kapkaradır çizim. tek bir renk yoktur. çizgileri istediğin gibi artarsın ve ortaya bir şey çıkar. kara kara çizilir. gölgeler yapılır etrafına. öyle güzeldir ki o gölgeler. yaparken ellerin kararır. bu benim işte. gölgelendirme yaparken elde oluşan karartı. ve o gölgelerde saklanan şey. benim onlar.. ben de bir karartıyım bu dünyada. kimse beni fark etmiyor gölgelerin arasında ağlarken ya da üzülürken. gölgelerdeki karartı olmak güzel. bunu ben kendi isteğimle yapıyorum. ben saklanıyorum. ben saklanarak yaşıyorum acılarımı. kimseye bir şey anlatmak zorunda değilim. kimseye sorumlu bir insan olduğumu göstermek zorunda değilim. kimseye kırgınlığımı göstermek zorunda değilim. çünkü öğrendikleri an bana karşı kullanacak birçok insan var bu dünyada. onun yerine susmayı tercih ediyorum. bu yüzden belki de siyah beyaz olan karakalem resmi tercih ediyorum ben. elimden gelse resim sayfasının da siyah olmasını sağlardım. ama o zaman da hiçbir şey gözükmez. ve ben henüz o kadar kararmadım. hala bir parça beyaz yönüm var. İşte o resim sayfasında kalan beyazlıklar da bende kalan beyazlıkların yerini tutuyor. genelde çok azdır. oralara da elimdeki kurşun kalem izinden az biraz bulaşmış oluyor elimi oynattıkça. bu da demek oluyor ki tamamen beyaz kalan bir yönüm yok. her tarafım az biraz da olsa kirlenmiş, kararmış. ben bunu yazarken mfö “benim hala umudum var.. İsyan etsem de istediğim kadar, inat etsem bile bırakmazlar..” diyordu. bu kısmını duydum bir de “güzel günler bizi bekler, ‘eyvallah!’ dersin olur biter.” kısmını. aynen öyle.. benim de hala umudum var. size kaç kere dedim bunu bilmiyorum ama bir insan umut etmeden yaşayamaz. “ben umut etmiyorum artık bir şeyler için.” diyen biri bile içten içe umut ediyordur.. “umut fakirin ekmeğidir.” demişler. gerçekten öyle. ben de umut ediyorum o hafif grileşmiş beyazlıklarım temizlenecek. temizlenmese bile tamamen kararmayacak. benim tırnak ucu kadar da olsa beyaz yerim olacak. ben o beyaz yere bir sürü güzel şey sığdırabilirim. ya da güzel şeyler yaşadıkça kararan yerlerimi beyazlatabilirim. niye beyazlatamayayım? benim hala umudum var güzel şeylerin olacağına dair. İçimdeki çocuğun da yıkılmayan bir inancı var güzel şeylerin gerçekleşeceğine dair. mühim olan inanmak değil midir? bir şeye inanmazsanız nasıl gerçekleştirebilirsiniz ya da gerçekleşir ki o şey? önce inanmak lazım. “İnanmak başarmanın yarısıdır.” demişlerdi sanırım. benim içimdeki çocuk inanıyor. onun inanması yeterli olur umarım. benim inanıp inanmadığımı sorarsanız, ben bilmiyorum. ben umut ediyorum. biz iş bölümü yaptık aramızda. İnanç kısmı saf kalmayı becerebilen çocukta, umut kısmı ise umut etmekten başka bir şeyi olmayan büyürken ayakta kalmaya çalışan oas’ta. çocuğa da isim verelim mi? bence vermeyelim. “çocuk” kelimesi onu iyi anlatıyor. neyse ayakta kalmaya çalışır herkes bu dünyada. peki çalışan herkes ayakta kalabilir mi? ne yazık ki hayır.. kalamıyor maalesef. bu dünyanın kuralı bu: güçlüler ayakta kalırken, zayıflar yok olur. eğer ayakta kalmak istiyorsak güçlü olmak zorundayız. bunun farkındayım ama bazen zayıf olmak istemiyor değilim. zayıf olup yok olmak ne kadar kötü olabilir ki? kurtulmak demek değil midir bu? ama pes etmeye de girer, değil mi bu? İşte bu kısma gelince ben bir duruyorum. çocuk da oas da pes etmeyi yediremiyor kendine. “yok arkadaş biz güçlülerden olacağız.” diyorlar ve tekrar ayağa kalkıyorlar. oyunda dizlerimiz parçalanır da oturur kalırız ya hani düşünce, bir daha kalkamayacakmışız gibi düşünürüz ama aslında acıya az biraz dayanabilsek kalkarız ayağa ve pansuman yaptırıp yarayı iyileşmeye bırakabiliriz. İşte bu da öyle bir şey. az biraz dayanma gücü bulmalıyız kendimizde. kalkıp pansuman yaptırmalıyız. tek fark bu sefer pansumanı kendimizin yapacak olması. düşen biziz. birinin gelip bize pansuman yapmasını beklememeliyiz. niye bekleyelim ki? her insan kendi başının çaresine bakabilecek kapasitededir bana göre. bu konuda da kendi başımızın çaresine bakabiliriz. bir müddet sürenin geçmesi gerekecek iyileşmemiz için ama ayağa kalktık bir kere. ve güzel günlerimiz, koşup eğlendiğimiz günlerimiz olacak.. bu yazıyı oturup neden yazdığımı bilmiyorum. sanırım yazımın başlarında uykuya sığındığımı söylemiştim. ama uyumayı başaramadım ve kalktım yazmaya başladım. çizim yapmayı bıraktım çünkü. yazarken de arkadan çeşit çeşit şarkılar eşlik etti bana. bazen kalktım başından bilgisayarım ruh halime dayanamayıp. kalkıp bir dolandım. yan odaya gittim bir 15-20 dakika oturdum. geldim siteye baktım ve bir yazı okuyup gözlerimi doldurdum. ağlamak istiyorum şu an. burnumun direği sızlayacak biraz daha ağlamazsam. her gözlerim doluşunda geri gönderiyorum yaşları. ağlamak bir şeyi çözmeyecek çünkü. sadece ağrı verecek başıma. zaten ağrıyor. artık standardım oldu. ağrımazsa sıkıntı olduğunu düşünür oldum. ağlamayacağım! ben bu melankoliden de çıkacağım. şu sözü gördüm ve daha da kaçındım sönmekten: “ben çok kararsızım, ümitsizim. artık eski tutkum yok. ve şunu hatırla; sönüp gitmektense, yanmak daha iyidir.” ben de melankolimden çıkıp notlarımı çıkarmaya devam edeceğim. aha şu an neşet baba öyle bir şey dedi ki anlatamam size.. “kendim ettim, kendim buldum..” ama size diyorum ki neşet ertaş-ah yalan dünya gelsin bu gece.. ya da herhangi bir parçası. “karadır bahtım kara” parçasından sonra “şu garip halimden” parçasındaymış mesela sıra. o da gelebilir. İyi geceler mi desem ne desem bilemedim.. kendinize cici bakınız.. hayallerim hala benimle..

Yorumlar

poseydon
poseydon
1 yıl
@kupakizi ben de dinliyorum simdi. gayet güzel