poseydon
poseydon
1 yıl
biraz aralık olan kapıdan vuran sokak lambası ışığından oturmuş olduğu merdivenlerde çizgi seklinde aydınlanışına bakıyor ve bazen merakla bazen de hayretle sokağa doğru bakıyor ama bunu gizlice yapmaya çalışıyordu. kapının o aralık kısmından içeri giren aralık ayinin o soğuk ve keskin soğuğunu hissederek düşüncelere dalıyor ve çalan müziklere eşlik ediyordu yer yer. birden artık kalkması gerektiğini düşündü. ancak bunu yapması gerçekten gerekli miydi onu sorgulamaya başladı. hep sorguluyor ya zaten bir şeyleri. tekrar kapıdan vuran ışığa ve gözlerini yukarı kaydırarak önce sokak lambasına daha sonra gökyüzüne bakmaya başladı. tekrar daldı. neden daldığını bilmeden öylece baka kaldi gökyüzüne. neden bu kadar çok bakıyor ve gözleri takili kalıyordu ki gökyüzüne. galiba artık yetmiyordu yeryüzü. ne bedenine ne ruhuna ne düşüncelerine ne de hayallerine. gökyüzüne bakıp hayallere, düşüncelere dalmak bile bu kadar güzelken sokağın o karanlık ve yer yer sokak lambalarını etkisiyle aydınlanmış gölgeli ve yarı aydınlık kısımları artık dikkatini çekmiyordu. sonra arkasına donup karanlığa baktı. sanki bir şeyler gördüğünü sandı. ya da gerçekten gördü. karanlığa odaklandı. ve biraz da karanlığa dalmıştı. sonra cevirdi karanlıktan kafasına gerçekten aydınlatabilir miydi bir sokak lambası veya bir ışık düşünceleri bile bu kadar puslu ve zarifken basit ve doğal olmayan bir ışık bir lamba aydınlatabilir miydi onu. hayır. zaten buna gerekte duymuyordu. neden gerek duysun ki . hangimiz gerek duyuyordu ki. ben duymuyordum. bir insanin yaşaması için gerekli miydi bir ışık. belki gerekliydi ama basit ve insan yapımı olan bir ışık gerekli miydi. buna ısrarla cevap vermedi. vermek istemedi veya vermeye tenezzül etmedi. öyle bir şey işte. tam olarak nasıl bir hissiyatta olduğunu bilmiyordu. belki biliyordu ama düşünmüyordu o kadar bunu. sadece bir şeyler hissetmenin vermiş olduğu o küçücük sevinç tanesiyle yetinmeyi öğrenmiş veya bilmişti artık. ne kadar yetinilebilirse ondan daha fazla yetiniyordu böyle şeylerle. ve daha niceleriyle. bir tıkırtı duydu karanlıkta gökyüzüne bakarken arkasından gelen küçük ve narin bir tıkırtı tam bu sırada kapı büyük bir gıcırtıyla kendini belli edip hafifçe salınınca tıkırtının tüm narinliği gitmiş ve kapının o kocaman çıkarttığı gıcırdama ona bir şeyler anımsattı ya da o öyle olmasını umdu bunun gibi bir seydi. bunu izaha gerek duymadı. iç sesiyle içinden tartışmaya bağrışmaya başlamıştı. suskunluğunun altında kopan fırtınalar ve büyük sesler. neden bu kadar büyük ve güçlüydü ki bu sesler zaten sadece kendisi fısıltıları dahi duyabiliyorken içinde neden bu kadar güçlüydü bu sesler ve neden bağırışlarla yapıyorlardı bunu. sanırım bu olayın mühimliğinden kaynaklıydı. olay ne kadar önemliydi bu tartışılmaz sadece dinlenebilirdi düşüncelerinde ve içinde. her şeyi içinde ve düşüncelerinde öyle güçlü yaşıyordu ki bu hayat gerçek diye yorumladığı insanların bu hayat çok zayıf kalıyordu. ancak o bunları da yani hayati da zayıflığıyla kabul etmiş ve öyle güzelleştirmeye çalışmaktan ziyade küçük sevinçlerle boğmuştu. sadece boğmuştu o kadar. sevinçle veya mutlulukla bile boğulabilecek kadar zayıf ve çelimsiz bir hayat veya gerçek hayat. öyle bir seydi iste dusuncelerin ve düşlerin güçlü olusu. sessiz olduğu zamanlarda sadece kendisiyle baş başa kalmak için otururdu bu merdivene. asla yanılmadan hep ayni merdivene üçüncü merdivene oturur ikinci merdivene koyduğu ayaklarını soğuktan korumaya çalışmaz aksine soğuktan titremelerini severdi. bazen sırf değişiklik olsun diye durumunda ve durusunda birinci merdivene koyar ayaklarını daha fazla titremesini sağlardı. bundan hiç haz almaz sadece farklılık olsun diye yapardı. bazen isteyerek bazen farkında bile olmadan.

Yorumlar