poseydon
poseydon
bu akşam uyanmadım. dün geceden uyanık kalmışım besbelli. zaten sabahta bir tuhaftım. tuhaflık neyse artık. neredeyse artık her uyandığımda kendimi bulduğum halim tuhaf olmuş. peki kime göre, bana göre dedim. şimdi akşamın artık yavaş yavaş gece olmaya başladığı bu saatlerde evin tek gözlü canavarında görüntüler birbirini takip edip bir filmin bütünlüğünü ortaya koyarken karşımda ben hangi film bile olduğuna dikkat edemedim hala kafamdaki düşüncelerden fırsat ve duygulardan fırsat bulup adına dahi bakamadığım bir film akıyordu televizyon diye adlandırdığımız bu elektronik aletin tek ve kocaman olan gözünden. ben kanepeye uzanmış ve düşüncelerimden biraz sıyrılmış gibi lakin duygularımın ağırlığı altında biraz ezilmiş bir şekilde almaya çalışırken sanki son olan nefeslerimi odadan çıkma isteği duydum bir anda. sanki odadan çıksam bu ezilmişliğimden kurtulacaktım. ama bırakın odadan çıkmak için ayağa kalkmayı ayak parmaklarımı oynatmak daha ileri gidemeyen hareketlerim ile sanki parmaklıklar olmayan ve sadece benim uzandığım zaman olduğu kadar bir büyüklükte olan bir hapishane hücresinde kısılıp kalmış gibiyim. bu hapis durumuma ek olarak sanki üzerimde sanki psikolojik bir deney yapmak istercesine renkten renge ve görüntüden görüntüye atlayan televizyon git gide sinirimi bozmaya başlamıştı. sanki ayak bileklerimi oynatsam tüm bu durumumdan kurtulacağım ama ne mümkün. nasıl bir hapsolmuşluk varsa üstümde artık çepeçevre içine sarmış beni ve sanki etrafında ateş yakılmış bir akrep gibi bir his. İç sesim yine başladı söylenmeye yeter, yeter diye. yetmez! diye bağırdım, ve galiba bu sebeple olacak ki sustu yine ama susmak istemediğini belli eder gibi bir susmak bu, öyle işte. şu televizyonu da bir kapamadılar, ben de kalkamıyorum buradan. biraz daha sinirlenirse tv diye bahsedeceğim artık televizyondan. kafamı zorla hafifçe arkaya çevirdim ve sobaya baktım kısa bir süreliğine. İçinden sanki boğulan bir insanın son nefes alışlarını andıran sesler geliyor. çoğu zaman geliyor ya bu ses, e hadi madem buna bir neyse diyelim. her zaman diyoruz ya daha doğrusu diyorum ya. neyse, neyse, neyse… az öne zincirleme bir kaza oldu, öyle böyle değil baş rolünde ben olduğum tüm şehrin karıştığı bir kaza. allah tan hepsi düşlerimde oldu da gerçekte yaralanan yok benden başka. zaten bende öyle ağır falan yarlanmamışım, kolumda bir sıyrık ve burnumdan akan kanın kokusunu her nefes alışımda çekerken en derinden içime bir şeyi fark ettim, kimse yardıma gelmiyordu, evet evet koskoca bir şehir bir kazaya karışıyor ancak kimse bırakın yardımı helikopterle ve hatta dürbün veya teleskopla bile bakmaya dahi tenezzül etmiyordu, sanki koskoca bir şehrin hiçbir değeri kalmamış gibi. kesin dedim sonra kesin benim yüzümden. zaten kazada benim yüzümden olmuştu diğer her şeyde olduğu gibi bu da benim yüzümdendi. bu kazanın üstüne bir elim kanayan kolumun üstünde diğeri burnumun sonra ayaklarıma bakma isteği duydum ve hemen baktım. İkisi de yerindeydi çok şükür. zaten ayaktaydım, yani ayaklarımın yerinde olması gayet normal ama insan seviniyor işte, hep sevinmek için bir neden arıyoruz ya olur olmadık yerde. ben de koskoca bir şehrin kazaya karışmış ve hiç kimsenin yaralanmamış olmasına da sevinmiştim elbet ancak ayaklarımın yerinde olmasına daha çok sevinmiştim nedense. şimdi biraz çıktım sanki düşüncelerimin içinden. ama biraz hepsi o kadar. yine gözlerimi bir doluluk geldi. bu aralar da pek sulu gözüm, her ne kadar her zaman akmıyor olsa da gözlerimden yaşlar, gözlerimin dolduğu her anda ben zaten ağlıyorum hep içimden kimseye fark ettirmeden. durdum, tam şuanda hem düşüncelerimde ve düşlerimde hem de vücut hareketlerim olarak durdum yani hem maddi vaziyette hem de manevi vaziyetimde büyük bir durgunluk…

sonunda hareketlenebildim kanepeye bağlanmışlığımın ardından. kalktım bir kahve yaptım kendime üçü bir arada. üstüme bir kaç bir şey giydim balkona attım kendimi. hava biraz soğuk yer de kısım kısım kalmış karlar ve soğuk esen rüzgar ile salına ağaçlar, gökyüzünde bir iki tane belki biraz daha fazla kaldı bulutlar ve parlayan yıldızlar tüm güzelliğiyle. kahvem soğumadan biraz daha yudumlayayım. yine daldım ve gözlerim doldu bu defa soğuğunda yardımıyla aktı sıcak ve tuzlu göz yaşları gözlerimden aşağıya doğru yavaşça. daha yazacak mısın dedim kendi kendime, malum iç sesim gitti ona bağırdıktan sonra. daha yazmayacağım yeter bu kadar. her zaman yetiyor ya istemsiz bu da yeter. yetmezse de yetiniriz, yetiniyorum. hepinize güzel geceler, arada bakın yıldızlara pencereden de olsa hissettirin onlara güzelliklerini.

Cevaplar