poseydon
poseydon
defterime yazdığım bir yazıyı buraya yazmak geldi içimden.
her gün mektup yazıyoruz hayata, yaşamımıza. bazen bir tane bazen daha fazla. bazen uzun uzun sayfalarca yazıyoruz, bazen kısa bir iki cümleden ibaret bu mektuplar. hiçbirini göndermiyoruz. yazdığımız tüm mektuplar eski bir komodnin çürümüş zar zor açılan çekmecesinde duruyor. bazen küflenmeye başlıyor yavaşça en alttakiler den üsttekilere doğru. bazen sevinçle sevinçle, hevesle yazıyoruz, bazen buruk bir şekilde hislerimize ve duygularımıza katıldığımız ruh halimizle yavaşça yazıyoruz. bazen duruyoruz yazarken bazen hiç durmadan hızlıca yazıyoruz. sürekli yazıyoruz ama. hem de ne yazma, kalemimizin mürekkebi soluyor gibi, defterimizdeki sayfalar bitiyor gibi bir yazmak. bazen her şeyin eşlik ettiği bize, bazen biz bile eşlik etmiyor bize kalıyoruz öyle yapayalnız kendimize. bazen aşkla yazıyoruz bazen ne olduğunu bilmeden sevmenin, sevginin. kendimizden bile nefret edercesine bir hırsla yazıyoruz öylece. bazen kalem bile kullanmıyoruz yazarken, öyle düşlerimizde, düşüncelerimizde, duruşlarımızda yazıyoruz. bazen göğe bakıp yapıyoruz bu yazmak eylemini, bazen karanlığa gömerek kendimizi. hiç göndermediğimiz bu puslu, mürekkebi akmış mektupların üstünde sanki gözün gözü görmediği çok yoğun bir sis var. hem zaten nereye göndereceğiz, kime göndereceğiz ki bunları. keşke ler ve ah lar içinde diyoruz ki “ keşke gönderecek bir kimsemiz olsa.”, yalnızlığımızdan bıkmış ve usanmışçasına. bazen sevinç doluyor içimiz daha çok yazmak istiyoruz ama yazamıyoruz. ne yazacağımızı bilmiyoruz belki. hem bir sevinç nasıl yazılır, nasıl anlatılırdı ki. galiba biz yaşamayı bilmiyoruz ya da hep tersinden yaşıyoruz hayatı. kanepede yatmış, ayaklarını yaslanması gereken yere koymuş, başını aşağı sarkıtmış ve tersten izleyen televizyonu bir çocuk gibiyiz biz. biz kimmişiz ya da neymişiz. galiba hep çocukmuşuz biz ya da hiç büyümemişiz. ya da ne kadar büyürsek büyüyelim çocukluğumuz hep eşlik ediyor yaş diye adlandırdığımız, sınıflandırdığımız insan hayatımıza bir ön ad gibi daha doğrusu olsa olsa adıl olur bize çocukluk, çocukluğumuz. galiba biz toplumun yetişkin diye nitelendirdiği ve mertebe olarak gördüğü ve ancak yüksek merdivenleri, boyumuzu aşan o merdivenleri asla çıkamayacağız ya da erişemeyeceğiz gibi oralara ya da bunu tercih etmeyeceğiz sanki bu elimizdeymiş gibi. bir mektup daha bitiyor gibi geldi sanki bana da. bu mektupların sonu var mıydı. galiba yoktu. nasıl ruhumuzun bir sonu yoksa ve biz ne kadar çok yaşamıyorken o kadar çok yaşayan bir ruhumuz varsa bu da öyleydi işte. bunları yazınca sanki biraz rahatladım. ey mektuplarımı asla okumayan kişiler, hatta varlığından dahi haberi olmayan kişiler sizde yazıyor, karalıyor musunuz bir şeyleri bir şeylere bir şeyler vasıtasıyla. bunları okumadan beni daha doğrusu bizi tanıdığınızı sandığınızı ve gerçeklikte tahminlerden öteye gidemeyen duruşlarınızda, sözlerinizde ve davranışlarınızda siz ne kadar kendinizsiniz veya siz siz misiniz bizim bütün benliğimizin dışında veya bizim benliğimiz olmasa siz ne yapacaksınız, ne konuşacaksınız o kafanızın içinde mühim diye konumlandırdığınız kaç düşünce olacak bir kalem, bir kağıt ve bir cin ali dışında. bazen kel olarak bazen de diken saçlı. galiba bu günlük de bu kadar, mektup! yazamayacağım dan değil kolum yoruldu biraz. nasıl düşünmek yoruyorsa sizi yazmakta kolumu yordu benim. bunlar zahmetli işler azizim. tıpkı hayat gibi. tıpkı yaşamak gibi. tıpkı dinlemek gibi geceyi, ayı, yıldızı, bulutu, geceyi, yağmuru ve karanlığı.

Cevaplar