poseydon
poseydon
gecenin bir yarısı uyandım uykumdan. bilgisayar koltuğunda uyuya kalmışım. ve uyanmam sanki kötü bir şey olmuş gibi bir hissiyatla oldu. koşarak pencerenin önüne gittim perdeyi araladım, sokağı ve görebildiğim kadarı ile şehrin bir kısmını seyire daldım. kapanmamış olan bilgisayardan müzik çalmaya devam ediyordu. hangisi çalıyordu tam olarak hatırlamıyorum. aydınlatılmaya çalışılan sokaklara baktım. her yer bu kadar karanlık iken insanların bir umut ile tutunmaya çalıştığı yapay aydınlığa güldüm biraz. kim bilir kaç insan siyah gökyüzüne bakıyor, kaç insan yatağında uzanmış düşünceleri, duyguları ve hareketlerini değerlendiriken tavanı izliyor ve kim bilir tam şu anda kaç insan penceren, balkondan sokağı ya da görebildiği yerleri izliyor boğulduğu düşüncelerine bir sigara yakarak. bazı şeylerin önemini yitirdiği bu vakitlerde, bazı şeyler büyüyor, büyüyor. karanlık gecenin, siyah gökyüzü kadar kocaman bir sey oluyor ya da ufacık olarak kalıyor bu ufak olma durumu bile bir büyüklük taşıyorken nereden bakılırsa bakılsın görünmeyen bir beden bir ruh ve o an yanımızda olmadığını sandığımız gölgemiz, bizimle alay etmek için bu anı beklediklerini hiç çekinmeden yüzümüze vuruyor. derin bir nefes alıyorum, belki de almıyorum öyle hissediyorum. belki hissedemiyorum da, biliyorum sadece. ardından sanki denizin dibine dalmış ve yavaş yavaş vermek için çabalarken o son nefesi aslında nefes almadığımı hatırlıyor ve belki son anım olabilecek bu anda gözlerimle gülüyorum bu durumuma. zaten ağlasam göz yaşım görünmeyecek, belki hissedemeyeceğim bile. hislerin yoksunluğu ve zenginliği, varlığı ve yokluğu yoklarken bedenimi ve ruhumu, giderek daha da küçülen, sıkışıp kaldığım bu yerde düşünecek kadar bile bir boşluk kalmıyor. peki o zaman gerçekten bir önemi var mı bir nefesin ya da bir nefese dair her şeyin. yaşamak gibi ölmekte bir nefesle gelebilir ve yahut alıp başını gidebilir mi bu dünyadan? neden olmasın zaten böyle de olmuyor mu her şey. her şeyin tamam olduğu ya da öyle sandığımız o nadir anlarda aslında bardaktaki suyun değil de taşan suyun bardağı doldurduğunu gördüğümüzde nasıl bir tepki vereceksek öyle bir tepki vermemiz gerekmez mi? ancak hiçte öyle yapmıyor ve aldatmaya yönelik hareketlerimize devam ediyoruz. peki, kimi aldatıyoruz öyleyse kendimizden başka. ve sahiden bunu yaptığımızı, başardığımızı düşündüren şey nedir bize? kendimizi kandırmakta bile bu denli ustalaştığımızı düşündürecek ne yapmış olabiliriz düşüncelerimize, duygularımıza ya da top yekun söz etmek gerekirse kendimize. her şeyin anlamını yitirmeye başladığı bir zaman diliminde hiçbir şeyin anlamsızlaştığı ve hiçliğin bu kadar anlamlı olabileceği gerçegi ya da yanılsamasi nasıl bu denli güçlü olabiliyor. geceler karanlık olduğu için mi bu denli ağır yoksa ağır olduğu icin mi bu kadar siyah, böylesine bütün ışıkları söndürürken veya asimile ederken bir bir gördüğümüzü sandığımız tüm karanlıklar siyah mıdır sahiden. ya da göremediğimiz her şey gibi bu da sadece bir düşünce kırıntısından oluşan saplantılı bir hareketimiz midir? ne kadar anlamsız olsa da düşüncelerimiz ve sözlerimiz bize ait değil midir neticede. ve söylenen her söz her ana uyum sağamayamazken ya da uygun değilken doğan, doğmuş olan her insanın neden uyum sağaması beklenir ve istenir ki bu dünyaya.

Cevaplar