poseydon
poseydon
bir köpek bir kediye usanmış gözlerle bakıyor ve tekrar uzanıyordu. eksik bir şekilde, yapmacık hayaller arasında keskin bir düşe dalıyor ve yitiriyorum hep beklediğim o anı. zaman önümde uzanan bir gölge gibi sürükleyip götürürken bedenimi ruh çoktan yitirmiş vaktini. kayıp bir rüya kalmış geriye bütün uykulardan ve insan zaten hala tuhaf yaşam karmaşası içinde. hayaller bir bir yitiriyor kendini ve bir yitikte bir araya geliyorlar. bir yasın bir araya getirdiği insan topluluğu gibi şundan bundan konuşup hallerine gülüyorlar ve gülmek çok anlamsız oluyor böyle zamanlarda. gece karanlığını yitirmiş gibi aydın ve bilgin. kesik bir haykırış yankılanıyor ilerlerden, çok, ilerlerden. bilmemek diyorum, bilmemek ne güzel şeymiş oysa. dertler bir kumsal ve acıların köpüren dalgalar gibi sonu yok ve zaten yaralı sayılırız denize olan hasretimizle. İz bırakan her şey hiçlikle mücadele edercesine katı, sevimsiz ve huzursuzluk barındırıyor içinde ve kimse iki defa bakmıyor harabe bir yapıya. gözlerin sürekli kaçırıldığı bir insan kalıyor bütün insanlarda geriye. utangaç, çekingen ve yalnızlık kadar yalnız. kimse bilmesin, anlamasın diye zaman zaman gülümseyen ve geçtiği sokakları kalabalıklara teslim eden kimsesiz ve yalın ayak ilerlerken olanca ve kalan tüm gücüyle, ayakları patlayan sokak lambaları gibi devriliyor yere ve karanlığa. yer ıslak, dumanlı ve kirli, tozlu. en çok kirlilikten sitem ediyor, bu kadar pislikle ne yaparım diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor. ölmemek gibi bir şey olan bu yaşamak sanrılı bir acıyla bir olup yıkıyor tüm düşleri ve düşüncesiz bir kum tanesi kalıyor geriye. o da gelip gözüne kaçıyor ve gözyaşları ile atılmaya çalışılıyor bedenden. göz kapakları yorgun, bezgin ve kirpikleri kısa, sanki hiç büyümemiş gibi doğduğundan beridir, bir olmayış var bu geçen zamanda. anılar hücum ediyor zihnine ve yanan bir tarafı oluyor içinin. güçsüz, zayıf ve olabildiğince yavaş kalıyor duygu ve hislerine. çünkü hepsinin bir zamanı var diye düşünüyor. ancak biraz sonra, az biraz sonra yenik düşüyor zamana. paslanmış kemiklerini soluğuyla oynatmaya çalışıyor, başaramıyor. başarmak hayal kurmayı zedelediğinden midir nedir hiç itiraz ve sitem belirmiyor hareketlerinde. zayıf ya da güçlü olmak ne kadar görece bir kavramdır diye düşünürken, yaşadıkları ve yaşadıklarının arasında yapamadıkları bir bir zuhur ediyor ve yavaşlayan bir tarafı oluyorken zamanın, geçmeyen bir tarafı da ona arkadaşlık ediyor.

Cevaplar

taeyang
taeyang
alıp başımı gidemeyecek kadar çaresiz hissediyorum çoğu zaman kendimi acımasız duygularıyla tüm yolları tıkayan insanların arasında. vefakar bir omuza baş koyma hayali geliyor bazen aklıma ve o hayalde çoğu zaman yaşayan değil izleyen taraf oluyorum manzarayı uzaktan. zaten ne zaman kendin için ilk adımı atabilecek kadar cesur oldun ki diye soruyorum kendime. cevapların kalbime ok gibi saplandığı sorulardan kaçmaya çalışırken çarptığım duvarlarda iz bırakıyorum birkaç küçük çatlaktan oluşan. öyle zayıf olduğum anlar geliyor ki incecik bir duvarı bile yıkmayı başaramıyorum. ama istiyorum, bir gün gerçekten yoluma çıkan duvarlara çarpmak değil, hepsini paramparça etmek istiyorum. enkazın altında kalacak olmam umrumda olmasın istiyorum. sırf o duvarların ardında ne olduğunu görmek için yıkımı yaşamak istiyorum. bazen gözlerimi kapattığımda dokunabildiğim o karanlıktan ziyade dokunamadığım bir hayale uzanmak istiyorum. ben kendimi dünyanın yedi kıtasından daha vahşi bir şekilde parçalanan toptaklar gibi hissediyor ve her an ayak parmaklarıma değen magmanın ateşini hissederek yaşıyorum. parçalanmışlığım kıtalardan büyük, topraklardan derin. sızıntılardan oluşan bir nehir akıyor dört yanımdan içinden kanların akıp geçtiği. kırılmak ya da güçlü kalmak ne kadar dayanıklılık gerektiren bir kavramdır diye düşünürken, kırdıklarım ve kırgınlıklarım savaşa tutuşuyor benliğimde kimin daha çok acı çektiğine dair beni soluksuz bırakmaktan zevk alırcasına, diğer tarafta hoyratça gülmeye başlıyor elinde umursamazlık asasını taşıyan bir yanım.
poseydon
poseydon
bir insanın kaç yanı olabilir diye düşünüyorum. sanırım bunu sesli düşünmüş olacağım ki gölgemle sonu bulunamayan bir tartışmaya başlıyorum. bir insan kaç kişi barındırabilr ki içinde ya da kaç kişiliğe bölebilir ruhunu. geçilmez bir sokak duvarlara açılan kapılarla kendini yinelerken sürekli insan her seferinde farklı yoldan kaçmak istiyor kendine. benliğinde taşıdığı derin yaraları her ne kadar göstermek ya da belli etmek istemese de dalgın gözler ve umutsuz bir yüz ifadesiyle yürüdüğü sokaklar onun bu durumundan sitem edercesine bir serzenişle karşılıyorlar bütün karmaşıklığı. çünkü insan, kişileştirmekten asla çekinmediği eşyalar topluluğuna bir veda kadar yakın ve bir yıldız kadar uzak içinde. @taeyang
taeyang
taeyang
kaçmanın ve kimsenin bilmediği diyarlarda kaybolmanın kaçınılmaz etkisine kapılıyor çoğu zaman insan kurumuş bir yaprağın rüzgarda savrulması gibi. sırtına içine en sevdiği satırlara ev sahipliği yapan kitaplarını dolduruyor hızlıca ve kırmızı bir chevrolet'e atlayıp o bilinmeyen diyarlara merhaba diyebilmek için yola koyuluyor. umut bu ya, çarptığı duvarlardan öyle çok bunalıyor ki insan gittiği yeri bilmemesine rağmen gaza pervasızca yüklenirken sanki zihninde dünyanın haritasını taşıyormuş gibi yollarda kıvrılıyor. gece çökse de insanın yüreğine, yollar kararsa da, sokak lambaları bir filmin içindeymiş gibi sırasıyla tek tek sönerken kim durdurmayı başarabilir ay ışığıyla aydınlanmayı öğrenmiş birini. çünkü insan, ay ışığında yolunu bulmayı başarıp kırgınlıklarını kuytu köşelerinde beceriklice saklayabilecek kadar alışkındır geceye. @poseydon