delidana
delidana
1 yıl
minibüse bindim. parayı uzattım. şoför ağabey ciddi derecede eksik paraüstü verdi. dalgın görünüyordu zaten, anlamasını bekledim. öyle de oldu. -afedersiniz, yanlış görmüşüm. dedi. sorun değil dedim yerime oturdum. kulaklığı taktım. sonra ağabeyin bana bakarak konustugunu farkettim. müziği kapattım. şöyle diyordu. -gerçekten kusura bakma. her gün öyle çok şeyle uğraşıyoruz ki. bakın sabahtan beri dakikalarla uğraşıyorum, yetismem gerekiyor. bunu biliyorsunuz değil mi? şaşkınlıkla başımı salladım. sonra bana biraz önce gördüğü bir aileden, anne ve çocuğunun kötü bir durumundan bahsetti. bunun karşısındaki isyanından. kendi çocuğu hasta olduğunda neler hissettiğinden ve o çocuğun durumuna nasıl üzüldüğünden. “sen iyi birine benziyorsun, karşılaştığın insanlara dikkat et” dedi. İlk duraktan bindiğim için kimse yoktu ve binecek gibi de görünmüyordu. durak gelmeden indim. ama ilk kez böyle bir durumla karşılaştım. belki yol bitene kadar anlatırdı. ama ben onu allah’ın benim için konuşturduğu, “bak dünyada neler var, sen neye dert diyorsun” diyen bir şoför ağabey olarak hatırlayacağım. eyvallah…
delidana
delidana
1 yıl
şuramıza bir fil oturduğu halde ağlamadan geçtiğimiz anların acısı sonradan öyle bir çıkıyor ki, “ki” deyip virgül koyduğun halde devamını getiremeyeceğin cümleler kurar hale geliyorsun.
delidana
delidana
1 yıl
ayaklarım öyle yere basıyor ki onu gördüğümde, soğuk zemini ayaklarım çıplakmışçasına hissediyorum. İçimi ürpertmek için karşıma çıkması yetmiyor gibi, kare bir tiyatro salonunun köhne girişindeki karanlığın içinde hiç orada olmaması gerekirken görüveriyorum onu. daha konuşmayı yeni öğrendiğimi hissettiren o bakışlarının altında, ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim için ellerine sarılıverdiğim gerçeği de saatlerdir kafamı karıncalandırıyor. gün boyu içimde kötü bir his vardı, meğer aklımın son kırıntılarını kullanışımın habercisiymiş. bu duygular hakkaten benlik değil. bir kasvet, bir buhran, bir sıkışıklık ve tükenmişlik hissi uyanıyor içimde. ama oyunda da denildiği gibi: “ölmeye cesaretin varsa, yaşamak için daha kudretlisin demektir.”
ölmeye meylettim kızım, yaşat beni.
delidana
delidana
2 yıl
kendini başkalarının yerine koya koya kendi yerine yabancılaşıyorsun, bir süre sonra kendi yerin gurbetmiş gibi geliyor.
delidana
delidana
2 yıl
hep çok özenmişimdir. böyle ortalıktan kaybolsam. ama biri dese ki, “ben galiba nerede olduğunu biliyorum. ne zaman canı sıkılsa oraya gider.” öyle bir yerim yok benim. öyle bir yer arıyorum.
delidana
delidana
2 yıl
otobüs öyle doldu ki telefonları çıkaramıyoruz. bi abi telefon elinde binmiş tüm yolcular onun telefonunu kullanıyoruz.
delidana
delidana
2 yıl
aşk acısı değilde, perde takarken "oğlum sıra atlamışsın."sözü yıkar insanı.
delidana
delidana
2 yıl
gül gibi uyuyan yılan bile uyanmış benim hala uykum var.
delidana
delidana
2 yıl
bir mahalleye taşınıyorsun, başta bir yalnızlık duygusu hakim ve egonun senden bağımsız bir şekilde kendini kabul ettirmene odaklı girişimlerde bulunduğu bir sürecin içindesin. yavaş yavaş arkadaşların oluyor mahalleden. geçiniyor ya da geçinemiyorsun. biraz kırılgan ve gururlusun. ama sümüğün dışarda dolaşan, elinde yarım ekmek sandviçli herkes gibi bir bireysin işte.

sonra bisiklet sahibi olup başka sokaklara ve hatta mahallelere açılıyorsun. oradan da arkadaşların oluyor, bisikletinin vitesini kıyaslayıp artistlik yapıyorsun. “benimki 18 vites!” “benim 24!” 24 vitesli kimse ezer seni. mahalleler arası üstünlük kavramı vites seviyesidir, scooterın olmasıdır, taso ütmektir; ama mevzu nerde eski çocukluklar klişesi yapmak değil şu an.

derken arkadaş çeşitliliği artar. eve güne gelen annelerin çocukları, okul arkadaşları, okullar arası aktiviteler derken dost düşman edinir, ilk sosyalleşmelerini gerçekleştirirsin. nefret olgusu, “baba ablam benim yemeğimi yiyooğğğğ :’(” ile başlar ve “bahçelerde kereviz, biz kereviz yemeyiz, kerevizi yiyenler, 1-b’deki kerizler” cümlesiyle şekillenmeye devam eder. sevgi, ilkokul ikiye giderken sıra arkadaşıma bağıran çocuğa diklenip burnuma yumruk yiyerek kanlar içinde yere serilmem kadar göğüs kabartan bir duygu halidir.

sudaki halkalar gibi genişleye genişleye yayılır insan. her konuşması contası gevşemiş bir musluk damlası gibi israfken, kabarıp okyanuslara ulaşan bir çağlama hali alır zamanla. ve insan bu süreçte çoğunlukla ağlama hali alır.

İhtiyarladığımda şu an kafama taktığım, eleştirdiğim, eleştirildiğim, eksik kaldığım, mahrum bıraktığım her şeye kahkahayla güleceğimin farkındayken günümü pürüzleştirmek niye? birini kafamda onlarca parçaya ayırsam ya da alıp içime soksam da o hayatının kumandası elinde bir vaziyette varlığını sürdürmeye devam edecek. kendim dışında kimse için elzem değilken, bunu niye yapayım? niye?

günün, ayın, yılın ve hayatın sonuna geldiğinizde kendinize soracağınız soru şu olmalı: “birinin hayatında ailesi hariç ilk sırada yer alabildim mi?” sizi önemli yapan tek şey bıraktığınız güzel hislerdir. olumsuzlukları herkes düşünür ve bu sizi asla çirkin biri yapmaz. o olumluluğu verdiysen ve ailen dışında tek bir insana bu huzuru yaşatabildiysen ne mutlu sana.

kafana taktığın durum en fazla senin 7 vitesli oluşun ve onun 24 vitesli oluşudur. hayat koşulları, eşitsizlikler, yetişme biçimi de geç. yetişemezsin. her şeye yetmekten vazgeç.
delidana
delidana
2 yıl
bir yaprak olsan mevsimin gelir dalından düşersin, annenin biricik evladı olsan zamanı gelir onlardan kopar gidersin, her türlü şeyden yer olursun el olursun da arkadaş; ben niye eyşan'ın tüm kötülüklerine rağmen ona hunharca bağlanan ezel gibi uyanıyorum lan her sabah?
delidana
delidana
2 yıl
insanlar mutlu olduğunuzda buna inanmıyor ve üzgün olduğunuzda bunu umursamıyorken ritüel olarak ve sıklıkla “nasılsın” demeleri rahatsız edici.
delidana
delidana
2 yıl
olabilir. ilişki esnasında sevgi tükenir, ayrılık daha sonra da gerçekleşebilir elbette mümkün. ama, dün hayatınızın merkezine yerleştirdiğiniz insana karşı bugün sevginiz “aniden” bitiveriyorsa hatta daha ileri gidip o hiç olmamış gibi davranabiliyorsanız, siz duygu denen kavramdan elinizi eteğinizi çekin derim.

kendim için değil. sizin hastalıklı sevgi anlayışınızdan türeyen evlatların, hislerin ve zaafların yarın bir gün çocuğumun, hatta toplumun ruh sağlığını tehdit edeceğinden.

bir kadın tanırdım, kocası yıllar önce başka bir kadın uğruna terk etmişti onu. yıllarca pencere dibinde bekledi. “bu çiçek kuruyunca gelecek, biliyorum” deyip zamanı hapsetti o balkona. hayatı durdurdu adeta. ekosistem çöktü neredeyse ama adam gelmedi. yeryüzü kurudu, ama adam gelmedi. o yine de sevmeye devam etti.

şiir, gelmemek üzerine değil; geldiğinde “hâlâ” kelimesini kullanabilmek üzerinedir. bir adam tanırdım, kadın gidince serden geçmişti. öyle geçmişti ki, kadın geri döndüğünde, adam kadına olan aşkının kadının bile ötesine geçtiğini kavradı.

şiir, kavuşamamak üzerine değil; kavuştuğunda bu oyuğu onun bile kapatamayacağına anlamak üzerinedir.

sanılanın aksine kutsallık; yara bandını değil, yarayı sevmektedir.
delidana
delidana
2 yıl
o mahur beste de çaldı ama ağlaşma faslı hep yalnızdı.
delidana
delidana
2 yıl
katlanamadığın şeyler neler deseler:
yalan, nankörlük, haksızlık gibi zırvalar değil; ima, gönderme yapmak ve ortaya laf atmak derim. çünkü net olun, berrak olun isterim. inanın aslında imanız içerisinde kastetmediğiniz o insanlar, kendilerine yaşattığınız “bana mı diyor acaba?” paranoyasını hak etmiyor. ve biliyor musunuz, bence bir insan birini rahatsız edebilmiş olma ihtimaliyle kafayı yemektense hatası direkt olarak yüzüne söylensin istiyor. söylensin ki o da kendisini törpülemeye çalışsın, kendi üzerinde düşünebilsin, kendini tartabilsin, hala kendini haklı görüyorsa da kendini ifade edebileceği geniş yürekli birini bulabilsin istiyor karşısında. ben aksi yöndeki insanların hayatımda bulunmasına artık izin vermiyorum. çünkü bu yapıcı olmak değil, aşağı çekmeye çalışmaktır. ve buram buram kötü niyet kokar, üzgünüm.