kayipgalaksi
gördüğüm kabusun etkisiyle gözlerimi açtığımda aydınlık odayla karşılaştım. bu soğuk ve yapay aydınlık içimde derin bir korku uyandırdı. gözlerim açıktı ama bir şey göremiyordum. her şey bulanıktı. cümleler zihnimden öfkeyle akan bir nehrin suları gibi akıp geçiyordu. galiba yine zaman algımı kaybetmiştim. elim alışkanlıkla direkt telefona gitti. bozuk gözlerimi kısarak baktığım ekranda saat 07.58'i gösteriyordu. "yanlış görüyorum değil mi? 07.58 olamaz. alarm kurmuştum, duymamış olamam! lanet olsun! lanet olsun!" kendime kızmıştım. çünkü her zaman alarm çalar çalmaz uyanan biriydim.
kızgın bir halde başımı pencereden yana çevirdiğimde kalın bej rengi perdelerin arkasından pamuksu beyaz örtünün üzerindeki güneş ışınlarını hissedebiliyordum. bu his kızgınlığımı geçirmişti ancak o anki ruh halimi tanımlayacak bir sıfat bulmakta zorlanıyordum. nasıl hissettiğimi bilmiyordum. yatağımda doğrulup perdeyi araladığımda dışarısı tam da hissettiğim gibiydi. bu güzel günde mutlu olmam gerekirken kendimi suçlu gibi görüyordum. aydınlık, güzel havayı dışarıda değerlendirmek yerine günümü evde kitap okuyarak ve film izleyerek geçiriyorum. kitap okumaktan ve film izlemekten şikayetçi değilim ama dışarıda eğlenen insanları gördükçe kendimi garip hissediyorum. - neden bilmiyorum ama içimden hiç dışarı çıkmak gelmiyor. - havanın kötü olduğu günlerde de tam tersi oluyor, suçluluk duymuyorum. "böyle havada kimse dışarı çıkmaz ki ben neden çıkayım." diyerek suçluluk duygusunu kendimden uzaklaştırıyorum.
İşte yine ara ara karın yağdığı, ara ara da güneşin açtığı bir günü evimde, toplanmamış yatağımın üzerinde kitap okuyarak geçirdim. sonra bir ara uzun zamandır uğramayan bir his kapımı çaldı: yazı yazma hissi. çanlar bu sefer yazı yazmam için çalıyordu. bende sevdiğim birkaç kitabı ve dergileri aldım, önüme yığdım. belki birkaç bir şey okursam yazabilirim, dedim. ve bunu yazdım 😊 yazının şarkısını da şuaraya bırakayım. bill withers - ain't no sunshine
kayipgalaksi
tahta döşemenin üstünde uyuyan adam salondan gelen pislik kutusunun sesiyle gözlerini araladı. İlk başta bu seslere anlam veremedi. dinlemeye başladı. pislik kutusundan taşan sesler kapının altından sızarak beynine ulaştığında birden kalbi ve nefes alışı hızlanmaya, koltukaltlarından terler süzülmeye başladı. ses beyninde sivrisinek vızıltısına dönüştü. saçlarını köklerinden tutarak içerideki sivrisineği yakalamak için derisini koparıp, kemiklerini paramparça etmek istercesine çekiştiriyordu. bunun fayda etmeyeceğini anladığında acılar içinde kıvrandığı yerden kalkıp başını duvara vurmaya başladı. gözlerinden yaşlar akarken kafasındaki vızıltıyı susturmak için gölgelere bağırıyordu deli adam. "kapatın! kapatın şu pislik kutusunu! kapatın!" oğlunun sesini duyan yaşlı kadın salondaki kocasının yanına gidip bağırmaya başladı. "duymuyor musun sen? kapatsana şunu!" "n'oldu? ne diyorsun?" "İçerideki yine tepinmeye başladı. kapat şunu!" yaşlı adam sinirlenerek "bu salağın yüzünden haber de izleyemiyoruz." dedi ve kapattı. bu konuşmalar sırasında adam çoktan evden çıkmış, kendisini ıssız sokaklara atmıştı. geniş omuzları üzerindeki zayıf, soluk yüzü aşağıya eğik, elleri ceketinin cebinde, vızıltılardan uzakta gün aydınlanana kadar yürüdü.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
salonda koltukta oturuyorsun. omuzların çökmüş, göz kapakların kapanmak üzere. İçindeki dinmeyen, her yeni gün biraz daha büyüyen acı, nefes alışını engelliyor. "neden yaşamak acı veriyor bana?" diye soruyorsun kendine. daha önce onlarca kez sorulmuş, cevaplanmış ve deneyimlenmiş soru tekrar beynini kemirmeye başlıyor. ancak bu sefer hiç olmamış bir şey oluyor ve bu lanet soru kalbini de tüketmek için canla başla çabalıyor. seni, daha gençken içi kurumuş, çürümüş, kökleri susuz kalmış, dalında tek bir yaprak dahi olmayan çorak topraktaki bir ağaca dönüştürmek için uğraşıyor. İzin veremezsin buna! kalbini de kaybedemezsin! defetmeye çalışıyorsun içini bulandıran lanet soruyu. bu sırada televizyona takılıyor gözün. İki kişi var. aralarında karşılıklı güvenin, sevginin, dostluğun, inancın olduğu iki kişi. sonra kendine bakıyorsun... neyin var ki senin? hiçbir şey. ne sanan güvenen, ne seven, ne de inanan var. en önemlisi de "birisi" yok! bununla yüzleşmek sana acı veriyor, kalkıyorsun oturduğun koltuktan. koridora adım atar atmaz dudakların titremeye, kalbin hızlı hızlı atmaya, gözlerin dolmaya başlıyor. ağlamamak için sıkıyorsun kendini. odana gelip o çok sevdiğin yatağına yatıyorsun. o'na sığınıyorsun. ağlamamakta halen direniyorsun. yüzünü kolunla kapatınca ise ağlamaya başlıyorsun sessizce. gözünden sadece tek bir damla süzülüyor. bütün sıkıntılarının, dertlerinin, hayal kırıklıklarının içinde olduğu tek bir damla. devamı gelmiyor. yine ağlayamıyorsun.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
benim bir duvarım var. gerçek beni, yazarların, şairlerin kelimelerinde, çizdiğim resimlerde, mavinin sonsuzluğunda gizleyen bir duvar. ruhumdaki yaşam-ölüm çatışmasını, dünya ile ilgili korkularımı, özgürlük tutkumu, sonradan kavuştuğum umudu, geceye ve maviye olan hayranlığımı yansıtıyor. onlarla uyuyorum, onlarla uyanıyorum.
bütün bunların arasında tam ortada edebiyatla beslenerek parlaklığı daha da artan duvarın kalbi var. kendi ellerimle şekillendirdiğim ve parlaklığının asla sönmemesini dilediğim bir kalp.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
uzun zaman önce bir karar vermiştim ama bir türlü faaliyete geçiremediğimden dolayı içime dert oluyordu bu durum. kitapçıya ne zaman gitsem "bu sefer dünya klasiği almayacağım. türk edebiyatından bir kitap alacağım." diyorum ancak gelin görün ki elim hep dostoyevski'ye, kafka'ya, stefan zweig'e, george orwell'a veya başka bir dünya klasiğine gidiyordu. türk edebiyatı bölümünün önünden geçerken ise şöyle diyordum "bir sonraki gelişimde içinizden birini alacağım." o, bir sonrakiler hiç bitmedi. ta ki düne kadar. öğle saatleri. güneş tam tepede. başım aşağıda yere bakarak yürüyorum. tabi bu sırada saçlarım kısa olduğu için ensem güneş ışınlarıyla kavruluyor. kendime söz veriyorum. bu sefer kararımı uygulayacağım. dünya klasiklerinden bihabermişim gibi oradan geçip türk yazarlarına yöneleceğim. ve dediğimi de yapıyorum. dik, ifadesiz, kararlı bir şekilde onların yanından geçip bizim güzel yazarlarımızın yanına uğruyorum. gözüme ilk takılan sabahattin ali oluyor ve saygıyla selam veriyorum. biraz rahatlıyorum. ardından sait faik, oğuz atay, yusuf atılgan, peyami safa, bilge karasu ve diğerlerine de selam veriyorum. mutlu oluyorum aynı dili konuştuğumuz, aynı sözcükleri kullandığımız, aynı topraklarda yaşadığımız güzel insanların arasında. orada bir süre muhabbet ettikten sonra üç kitap alıp ayrılıyorum ruhumu saran garip sevinçle. güneşmiş, sıcakmış hiç umrumda değil artık. eve dönünce aldığım kitaplardan ilk sait faik abasıyanık - son kuşlar'ı okumaya başlıyorum. İçimde hem bu güzel adamın güzel kitabını okuduğum için mutluluk, hayranlık hem de daha önce okumadığım için pişmanlık var. kendisini sadece edebiyat kitaplarında yazdığı kadarıyla tanıyordum. ancak şimdi hikayelerini hayranlıkla okuyorum. kendisini, ada sakinlerini, balıkçıları, oradaki hayatı ve hayatını o kadar yalın ve içten anlatmış ki sanki o'nunla birlikte adaları gezmişiz, sonra yorulunca veya o kayalıklara oturup sigara içmek istediğinde hikayelerini orada anlatmaya devam ediyor ve bende o'nu heyecanlı, hayranlık dolu gözlerle dinliyormuşum gibi. bazen hüzünleniyorum bazen de gülüyorum. mesela şöyle bir bölüm var güldüğüm veya tebessüm ettiğim: "mercan usta'nın boyacı sandığını seyrettikten sonra içinizde mercan usta ile bir salaş meyhanede iki kadeh içmek ve mercan usta'dan ayrılırken elini öpmek isteği doğmazsa, İstanbul ilini bırakıp gidin. nereye giderseniz gidin. uçağa binip nevyork'a gidin paralıysanız. parasızsanız sarayburnu'ndan atın kendinizi. üç-dört binlikseniz gidin çirkin apartmanınıza; sümüklü çocuklarınızı, lavanta kokulu pasaklı karılarınızı kucaklayın. ne b*k yerseniz yiyin." hüzünlendiğim bölümü de yazıp bitireyim yazımı. "kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikayesi."
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
annem ve kardeşim denize gittiler ben de evde bir yandan ortalığı toparlıyorum bir yandan da beynim üniversite tercihleriyle boğuşuyor. ben ne güzel kararımı vermiştim, aileme de söylemiştim, onlarda tamam demişti. şimdi ise tercih dönemi "ankara varken orada işin ne?" diye neden diyorsunuz anlamıyorum ki. benim gibi kararsızlığı had safhada olan birinin beynini daha da bulandırıyorsunuz. hiç hoş değil! İzmir, eskişehir, ankara. yine bu üçü arasında kaldım. hayalimin gerçekleşmesi için sadece birkaç basamak kaldı. tercihlerimi yapacağım, sonuçlar açıklanacak, gidip kaydımı yaptıracağım ve inşallah istediğim istediğim bölümde okumaya başlayacağım. tabi kararsızlığımı yenebilirsem 😌 benimde gündemim bu işte. ben bunları düşündüğüm sırada ise televizyonda 2017'de vizyona girecek filmlerin fragmanları gösteriliyordu. "bir grup uzman, amerikan hükümetinin desteklediği bir keşif gezisi için pasifik'te..." hep aynı şeyler! yine bir grup uzman, yine amerika, yine macera aşkı - pardon para aşkı diyecektim yanlış oldu 💰💰👀 - yine vahşi yaşam. sen de bitmişsin be artık hollywood! birazcık özgün olsan ne olur ki? neyse efendim benim bu sıcakta gidip kitap almam lazım. kendinize iyi bakınız, gereksiz polemiklerden uzak durunuz 😉
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
"trainspotting 2 filminden ilk teaser geldi!" İşte güne bu mükemmel ötesi, yüzümde salakça bir gülümsemeye neden olan haberle başladım. teaserda hareket halinde olan bir tren var ve camlarından belli belirsiz oyuncuların başları görünüyor. İçimden diyorum ki "ulan tren çabuk geçsene! hadi lan, hadi!" ve tren geçer. allah'ım o ne güzel bir görüntüdür! ne güzel bir ekiptir! İkinci filmin orjinal kadroyla çekileceğini duyduğumdan beri heyecanla bekliyordum. düşünsenize 20 yıl aradan sonra orjinal kadroyla devam filmi geliyor 😁 İlk filmden unutamadığım ve en sevdiğim sahne "the worst toilet in the scotland". renton pislik içindeki klozete girdiği sahnede hem iğrenerek hemde şaşırarak bakmıştım. ancak sonradan o sahneyi ne zaman düşünsem, ilginç bir şekilde çok keyif alırım. uyuşturucu ile ilgili filmleri hep sevmişimdir 😎 neyse efendim filmin müziklerinden biriyle bitirelim yazıyı. lou reed - perfect day.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
bulutların yağmur damlalarını ok gibi fırlattığı bir gece vakti caddede yanyana yürüyorlar. başına ondan tarafa çevirdiğinde geniş alnına düşen ıslak saçları, yüzüne vuran yağmur damlalarının o pürüzsüz cildinden süzülerek çenesinin altından damladığını, üstündeki tişörtün ise vücuduna yapıştığını gördü. İkiside sırılsıklamdı. İkiside susuyorlardı. İkisinin de içinde benzersiz, tarif edilemeyen bir şey vardı. karanlık mağazaların camlarında ve tabelalarında kırmızı led ışıkların olduğu, sokak lambalarının sayıca fazla olduğu, ışıkları ve perdeleri kapalı kule gibi uzanan binaların olduğu kavşakta tek yaşam belirtisi gösteren hemen köşedeki büfeydi. adımları yavaşladı. vedalaşma vaktine saniyeler kaldı. yağmur damlaları bu sefer kalbini hedef almaya başlamıştı. hüzün üflenmiş oklar gönderiyordu bulut. durdu. ona döndü. işık dolu gözlerinin kısılmasına neden olan yüzüne yayılmış gülümsemesiyle ona bakıyordu. "ben üzgünken o nasıl olurda böyle gülümseyebilir? böyle... böyl... lanet olsun neden böyle güzel gülümsüyorsun? neden ışıkların arasına hapsediyorsun beni?" omuzlarından tutup yaklaştı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. anlayamıyordu. anlamak istemiyordu. işıklar eşliğinde bambaşka diyarlara sürüklenmekle meşguldü şuan. ancak birden ışıklar birer birer sönmeye başladı. vücuduna isabet eden her ok acı ve korku veriyordu. birisi vardı. hemen yanlarında üçüncü bir kişi vardı. oradaydı biliyordu, hissediyordu ancak ona baktığında ne yüzünü ne de gölgesini görebiliyordu. kaçmak istiyordu ama hareket edemiyordu, kaskatı olmuştu. saat 6:30'da alarmın çalmasıyla korku içinde yataktan fırladı, alarmı kapattı ve tekrar kendisini yatağa attı. gözleri yarı açık yarı kapalı tavana bakıyordu. kalbi kemiklerini kırıp, kaslarını, derisini yırtacak gibi hızlı atıyordu. eli istemsizce perdeyi araladı. bulutsuz mavi gökyüzünü boydan boya kaplayan güneş ışınlarını gördü. güneşin o yumuşacık sıcaklığı yavaş yavaş bütün vücuduna yayıldı ve kalbi normal ritmine geri döndü.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
bugün çok güzel bir gün geçirdim. bir ara sinirlendiğimden gözlerim dolmuş olsada o ruh halinden sıyrılmayı başardım. müzik yardımıyla. sabah erkenden kalktım, birkaç saat ders çalıştım. finallere çalışmadım, lys çalıştım. yanlış anlaşılmasın lütfen :) sonra işte bir şeyden dolayı sinirlendim. çok sinirlendim. yine lanet girsin dedirttiler bana. yine insanlardan nefret ettim. ardından "demek öyle! bende yatarım müzik dinlerim o halde!" dedim ve üç saate yakın müzik dinledim. 90'lar türkçe rock'dan girdim jeff buckley'den çıktım. jeff ile görüşmemizden sonra anayurt oteli'ne döndüm. zavallı zebercet yine perişan haldeydi. ne ölüydü ne sağdı. otelde geçen kasvetli günlerin ardından ayrılma vakti gelmişti artık. zebercete veda ettikten sonra stefan zweig ile buluşmak üzere otelin yakınındaki istasyona gidip bilet aldım. riviera kıyısındaki bir pansiyonda buluştuğumuz bay zweig ile bir kadının yaşamından yirmi dört saat'e tanık olduk. monte carlo'nun manzarası eşliğinde geçen o tutkulu yirmi dört saati güzel bir tebessümle bitirdik. ders çalışarak başladığım gün manisa'dan riviera'ya, kasvetli ruh halinden tutkulu anlara seyahat ederek geçti. şimdi de müzikle son bulmak üzere. mutlu geceler :)
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
saat 8:30. alarmın çalmasına 15 dakika var. gözleri kapalı, uyuyor ancak algıları ondan çok önce uyanmıştı. arkadaşı kalkmış, önce perdeleri ardından pencereyi açmış, hazırlanmış, kapıyı kilitleyip çıkmış, başka bir kapı sert bir şekilde kapanmış, koridordan geçen birkaç kişinin sesini duymuş, araç seslerinin 10 saniyeliğine sustuğu o anda kuşların sesini, yoldan geçen adamın telefonla konuşmasını, poşetin hışırtısını işitmiş ve serin esen rüzgarı teninde hissedince gözlerini açmıştı.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
çatışma halinde olan düşünceleriyle birlikte masanın başında oturuyor. eli alnında, çaresiz ve yorgun çatışmanın bitmesini bekliyor.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
sadece birkaç insanın lafı yüzünden bana huzur veren şeyleri kendimden uzaklaştırmaya başladım birkaç ay önce. neymiş efendim " kitap okurken kendini çok fazla kaptırıyorsun. bütünleşiyorsun kitapla. hayal ve gerçeği karıştırıyorsun. çok fazla kitap okuma!" tamam kitap okumayı bıraktım. hatta dergi bile okumuyorum. peki şuan çok mu iyiyim? berbat bir haldeyim. kendimden haberim yok resmen. saçma sapan, kendimden beklemediğim davranışlarda bulunuyorum, hiç olmadık kelimeler kullanıyorum, avare gibi ortalıkta dolanıyorum. sonrada arkadaşlarım bana garip garip bakıyorlar. hatta sorguluyorlar. "neden böyle davranıyorsun? neden her şeyle zıtlaşmak zorundasın? neden hep 'hayır' diyorsun? hiç 'evet' dediğin bir şey yok mu? nefret etmediğin bir şey var mı senin?" sonrada alay ederek sırf beni sinirlendirmek için "haklısın. haklısın." diyorlar. şu son zamanlarda herkes üstüme gelmeye başladı. her yaptığımı ettiğimi sorgulama derdine düşüyorlar. bende salağım ya gülüp geçiyorum. ama içim öyle mi? değil! en ufak şeyi kafama takmaya, sinirlenmeye, üzülmeye başladım. o insanlar yüzünden bende kendimi sorgulamaya, kendimde bir sorun aramaya başladım. beni kendimden nefret ettirme derecesine kadar geldiler artık. eskisi gibi olmak istemiyorum. eğer yine öyle olursam o durumdan bir daha çıkamam. o düşüncenin beynimi ele geçirmesini istemiyorum. o duruma bir daha düşemem. yapamam. daha az önce resim çizerken gözlerim dolmaya başladı. ağlamamak için zor tuttum kendimi. sinirimden öfkemden ilk başta düz bir çizgi bile çizemedim. güya beynimi meşgul etmek için resim çizecektim. her çizgide, her karalamada dahada çok sinirleniyordum. beni bu noktaya getiren en son kişi ise annem oldu. yazın yapacağım planlarımdan bahsediyorum kadın hemen dalga geçmeye başlıyor. lafı ağzıma tıkıyor resmen. sustuğumda ise "neden konuşmuyorsun?" dinlemiyorsun ki konuşayım. ki zaten annemle ben ne zaman arkadaş gibi olduk ki? hiçbir zaman. hiçbir derdimi, planımı, sevincimi hiçbir şeyi anlatamıyorum ona. anlatmıyorum. ciddiye alıp dinlemediği için. sonra suçlu olan yine ben oluyorum. aile kavramı benim için hiçbir şey ifade etmiyor. ne de güzel bir haldeyim değil mi? maskem de yüzüme tam oturmuyor artık. yeni bir tane edinmenin zamanı gelmiş anlaşılan.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
bir haftadır uykusuz geçen geceleri dün gece ağlamasıyla doruk noktasına ulaştı. hayatında ilk defa gecenin karanlığında gözyaşları içinde kayboldu. sessizce.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
birkaç gecedir gördüğü kabusların etkisiyle korku içinde, uykusundan uyanıyor. bir küçük ışığın bile girmediği kapkaranlık odaya gözlerini açtığında halen kabusun devam ettiğini sanıyor ve içini büyük bir korku kaplıyor. on saniye kadar devam eden bu durum koridordan gelen bir sesle veya yoldan geçen aracın sesiyle bir anda dağılıveriyor. uyanık olduğunun farkına varınca bir nebze de olsa rahatlıyor, kalbi normal ritmine geri dönüyor. ağzında ekşimsi bir tat hissetmesine rağmen hemen yanıbaşında ki suyu içmek istemiyor. karanlık odada eşyaları seçmeye çalışıyor ama başaramıyor. masanın veya başka bir eşyanın bir kenarını dahi görmüş olsa içi rahatlayacak ama pencereyi boydan boya kaplayan koyu renk perdeler bunu engelliyor. "bu 'tatlı ve ulvi gece'den biz insanları mahrum etmek niye? soruyorum size, ey küstah perdeler! veya siz zavallı perdeleri bir amaç için kullananlara mı sormalıyım bunu? gecenin güzelliğinden rahatsız olanlara mı? gerçi onlar, gözlerine koyu renk kalın perdeler çekerek bu güzelliğin farkına nasıl varabilsinler ki! sırf rahat uyumak için bunu yapıyorlar. peki, ya geceyi görüp hissetmediği sürece uyuyamayanlar?" acı veren bir huzursuzluk filizlenmeye başlıyor içinde. hızla büyüyüp gelişen kalın dikenli dallar beynini çepeçevre sarıyor. hapsoluyor acının karanlık ormanlarında.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
dört gün sürecek olan yalnızlığının ilk akşamı. odada, masasının başında oturuyor. elinde kurşun kalem, önünde defter bekliyor. düşünüyor. gözleri, sylvia plath'ın gözlerinin ardından raftaki yarım bırakmış olduğu iki kitaba, sevdiği şiirlerin yazılı olduğu deftere, içinde bir yudumluk kahve kalan bardağına ve en sonunda karalamış olduğu cümlelere kaydı. beynini kemiren düşünceler ve bir türlü kesilmek bilmeyen araçların gürültüsü onu engelliyordu. İçindeki "gerçek ben" rahat değildi, huzursuzdu, endişeliydi. arkadaşının deyimiyle, kaz gibi düşünüyordu. yazmak, anlatmak istiyordu her şeyi. ama yapamıyordu işte. belki de cesaret edemiyordu. kendisiyle ve olanlarla yüzleşecek cesareti bulamıyordu. hemen savuşturuyordu aklına üşüşen düşünceleri. şuan ise kapanmak üzere olan gözleriyle bir umut etrafına bakınıyordu. umut?... umut etmek?... gerçeği yansıtmayan yanlış bir kelime. umut yok bu gece mathilda. sadece gece var yoldaş olarak. "hüznümle o kadar bütünleştim ki, kardeş gibi olduğum hüzün hakkında konuşmaya alışık değilim."
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
kütüphanedesin. sağda, en arkada, cam kenarındaki masada oturuyorsun. yanında iki arkadaşın var. birisiyle yakınsın, diğeri ile de ne yakınsın ne uzaksın. birisi matematik testi çözüyor; diğeri tarih testi çözüyor. birisi dgs'ye hazırlanıyor; diğeri kpss'ye hazırlanıyor. birisi başka bir bölüm okumak istiyor; diğeri devlet memuru olmak istiyor. İkiside bir çaba içinde. umut içinde.
beş adım uzaklıktaki yan masada ise üç kız var. üçünün de önünde birer tane su şişesi var. üçü de aynı marka. kızlardan biri uyuyor; diğeri kitap okuyor veya telefonu ile ilgileniyor (çantası görmemi engelliyor); öteki de test çözüyor. biri hayaller diyarında, diğeri sözcükler diyarında; öteki devlet memuru olmak derdinde.
sen bunları yazdığın sırada ise bu üç kız konuşmaya başlıyor. fısıltılı konuşuyorlar ancak senin masandaki arkadaşların rahatsız oluyorlar. sen de rahatsız oluyorsun. onların fısıltısını beyninin içinde hissediyorsun. düşünmeni ve yazmanı engelliyorlar. bir insanın düşünmesini engellemek ne korkunç bir şey! İyiki 1984 kitabında anlatılan dünyada yaşamadığın için şükrediyorsun. düşünce polisleri olmadığı için şükrediyorsun. evinde sen uyurken dahi seni izleyen, takip eden "büyük birader" olmadığı için şükrediyorsun. sen bunları düşündüğün sırada ise kızlar sesini kesiyor. sen düşüncelerini artık rahatça yazıya aktarabiliyorsun, iki arkadaşında umut içinde test çözmeye devam ediyor ve ortama yeniden sessizlik hakim oluyor.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
uzun zamandır özlemini çektiği rahat uykudan uyandı, gözlerini araladı. yatağının karşısındaki pencereden soğuk mavi bir gökyüzü ile karşılaştı. tebessümle selamladı. "yatmadan önce iyiki perdeleri kapatmamışım." diye içinden geçirdi. boşlukta hissetmiyordu kendini. huzurluydu, sakindi. "acaba gerçekten mavi mi?" diye sorguladı gökyüzünü ve kendini. dün gece ki yağmuru düşündü. gri olabilir miydi? yüksek bir ihtimaldi. gözleri bozuk olduğu için gökyüzünün rengini bile seçemiyordu gözlük takmadan. yavaşça yatağında doğruldu. yastığının kenarındaki gözlüğünü taktı ve sakin adımlarla pencereye yaklaştı. gözlerini kısarak gökyüzüne baktı. yer yer gri bulutlar vardı. başını sola çevirdiğinde ise grinin egemenliğinden kurtulmaya çalışan maviyi ve beyazı gördü. sağda ise halen gri hüküm sürüyordu. uzaklarda ise sis kendisini gösteriyordu. "bir nevi yardımcı kuvvet görevinde." diye düşündü. ardından tekrar sola bakıp yatağına geri döndü.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
birkaç gündür geceleri uykumdan 2-3 kere uyanıyorum. ve bu uyanışlarım arasındaki zaman farkı çok az. mesela birkaç gün önce erkenden yatmıştım. ardından bir saat sonra uyandım. sonra saat iki gibi tekrar uyandım ve geri tekrar uyudum. yine yaklaşık iki saat sonra tekrar uyandım ama bu sefer uykuya dalışım çok güzeldi. gerçekten çok güzeldi. uykunun kollarına tam teslim olmak üzereyken bir ses duydum. zihnimden, beynimden gelen bir ses. hani çayı bardağa koyarken bir ses çıkar ya işte o sesi duydum. o kadar güzel, o kadar huzur vericiydi ki anlatamam. İlk defa böyle bir şey yaşadım. o ses eşliğinde uykuya daldım. halen aklımdadır o ses. önceki geceye gelecek olursak. gece saat 12'ye gelirken yattım uyudum işte. üç gibi uyandığımda telefonumu koyduğum yerde bulamadım. sonra aklıma geldi. geçen sene ben, bazen gece telefonla uğraşırken uyuyakalıyormuşum. sabah uyandığımda da telefon yataktan çıkıyordu doğal olarak. acaba yine öyle mi oldu diye düşünürken gerçekten de öyle olmuş. ama işin garibi ben ne zaman o telefonu aldım, interneti açtım, sonra geri uyudum hiçbir şekilde hatırlamıyorum. telefonu aldığımı hayal meyal hatırlıyorum da... ha bu arada unutmadan bir sabah da şöyle bir olay oldu. alarmdan önce saat sekiz gibi uyandım. 10 dakika telefondan bir şeylere baktım ve geri yattım. sonra birden uyandım. arkadaşıma sesleniyorum. "saat 10'u geçiyor. dersine geç kalacaksın. hadi uyan." bunu dedikten sonra yattım ve içimden dedim ki "saat gerçekten 10 mu? ben hangi ara saate baktım ki?" kendimden şüphelenince saate baktım ben de. saatin 8:29 olduğunu görünce dondum kaldım öyle. ben bu 20 dakikalık süreçte ne yaşadım hatırlamıyorum. normalde ben hemen uykuya dalamam. ama bu aralar ben farkında olmadan uykuya dalıyorum ve kısa bir sure sonra uyanıyorum. bana neler oluyor anlamıyorum gerçekten. her neyse bu gecede benzer şeyler oldu. kitabımı okumuşum, müzik dinlemişim, kafam gayet rahat bir şekilde saat ikiye doğru uyudum. ve yaklaşık bir saat sonra rüyamdan "anne" diyerek uyandım. rüyamda eski evimizin önündeyim. gece vakti. kapkaranlık ortalık. ben de evin çevresinde kısık, boğuk ve zorla çıkan bir sesle "anne" diyerek dolanıyorum. duvara sırtımı vermişim, ayrılmıyorum duvardan. sonra birden halamı görüyorum evimizin bahçesinde. üstündeki montuna sıkı sıkıya sarılmış. üşüdüğü her halinden belli oluyordu. ben onu gördüğüm an daha da çok "anne" diye bağırmaya başladım. daha doğrusu bağırmaya çalışıyorum. çok korkuyorum. kapının yanına geldiğimde ise kendimi zorlayarak en sonunda sesli bir şekilde "anne" diye bağırıyorum ve uyanıyorum. halen etkisindeyim. acaba annemi arasam mı bilmiyorum. aslında ne düşüneceğimi, ne yapacağımı, tekrar nasıl uyuyacağımı bilmiyorum. uyumaya cesaret edebilir miyim orası da şüpheli. yada bir ara ben doktora mı gitsem? çünkü daha önce böyle şeyler hiç yaşamadım. bir anda oldu her şey. ben bu doktor olayını düşünmeliyim galiba. neyse biraz sabah ezanını dinleyeyim. beni her zaman iyi hissettirmiştir sabah ezanı. ve bu arada hepinize günaydın 😊
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
25.02.2016 çok mutlu uyandığım ancak berbat biten bir günün hikayesini okumak üzeresiniz. belkide ben berbatlaştırmışımdır. kimbilir.. havanın yağmurlu olmasına rağmen çok mutlu uyanmıştım. ve günümün geri kalanının da böyle geçeceğini düşünerek daha da mutlu oluyordum. ama yanılmışım. yurttan çıktığımda yağmur ince ince yağıyordu. sabah soğuğu da kendisini hissettiriyordu. gözlük kullananlar bilir. yağmur yağdığında gözlük camınız yağmur damlası olur ve bu görmenizi engeller. bende bu durumdan nefret ettiğim için az yağan yağmurda bile şemsiyemi açarım. ha bir de ıslanmayı hiç sevmem o da var. ancak bu sefer şemsiyemi açmadım. tramvay durağına kadar elimde taşıdım. gözlüklerimin yağmur damlası olmasına ve ıslanmama izin vermiştim. kendimden bi haber yürüyordum. uyandığım andaki mutluluk uçup gitmişti. gökyüzüne bende ayak uydurdum ve gri oldum. İstemsiz. durağa vardım, çok beklemeden tramvay geldi ve hemen kapının yanındaki koltuğa oturdum. yanımda, cam kenarında, orta yaşlı bir kadın oturuyordu. yüzüne hiç bakmadım ama yorgun ve uykusuz olduğunu hissetmiştim. ve onun o durumu bana geçmişti sanki. şimdi ben yorgun hissediyordum kendimi. tramvaydaki insan kalabalığı gittikçe artıyordu. bende onlar hakkında bir şeyler düşünüyor, tasarlıyordum. düşündüklerimin geneli kötüydü tabii ki. düşündüğüm insanlar arasında aklımda kalan sadece iki kız arkadaş vardı. çaprazımda, ayakta duruyorlardı ve sohbet ediyorlardı. yakın oldukları halde ne konuştuklarını duyamamıştım. o kadar heyecanlı konuşuyorlardı ki etraflarında olup bitenin farkında değillerdi. bir ara şöyle düşündüm: ben arkadaşımla o kızların yerinde olsam, öyle heyecanlı konuşsam, benim yerimde de o kızlardan biri olsa, ben ve arkadaşımın konuştuklarını duyardı. ben şuan, neden duyamıyorum peki? buna cevap bulamadım. yanımdaki kadınında uyukladığını o sıra fark ettim. az önce dediğim gibi kızlar etrafındaki olup bitenin farkında değillerdi. tramvayda şöyle bir durum oldu. tramvay, gençlik parkından yolcu aldıktan sonra liman'a doğru hareket etmeye başladı. liman'a yaklaştığında birden durdu. durağa daha gelmemiştik. kimse ne olduğunu bilmiyordu. meraklı insanlarımız ön tarafa geçip dışarıyı izlemeye başladılar. yanımdaki kadında uyanmıştı ve bana neden tramvayın durduğunu sormuştu. bilmiyorum diye cevaplarken gözüm kızların üzerindeydi. halen heyecanlı bir şekilde konuşuyorlardı. diğer insanlar ne olduğunu merak ederken bunlar halen konuşuyordu. aslında normal bir durum ama bana o an garip geldi. hem de öyle bir garip geldi ki o kızlara acıdım. gerçekten acıdım. hiçbir şeyin farkında değillerdi. bir saniye bile başlarını çevirip bakmadılar. bence bu acınacak bir durum: İnsanın çevresinden bi haber olması. ben kızlara acırken tramvay hareket etmeye başladı birkaç dakikanın ardından. neden durduğunu bilmiyorum ama tahmin ettiğim bir şey var. belki ondan dolayı olabilir. her neyse tramvaydan indim, arkadaşımla buluştum ve staj yerimize doğru yol almaya başladık. sabah soğuğunda 20-30 dakikalık yürüyüş iyi gelmişti. birazda olsa kendimi iyi hissediyordum. ta ki staj yerine varana kadar. çalışacağımız yer karmakarışıktı. bina içinde yeni bir bölüm yapılmıştı ve oraya eşyalar, malzemeler taşınıyordu. yani bizim çalışacağımız bölümün eşyaları taşınıyordu. ne yapacağımız belli değildi ve kimse bizimle ilgilenmiyordu. sistemsizlik ve düzensizlik beni çok sinirlendirir ve sinir eder, moralimi bozar. zaten okulda saçma bir sistem vardı bir de şimdi buradaki sistemsizlik ortaya çıktı ve benim sinirlerim iyice bozuldu. sonra işte bizde kantine gittik, sohbet ettik, moralim yerine geldi, güldük eğlendik, staj bitimine kadar oturduk. stajdan sonra okula gitmem gerekiyordu, işim vardı çünkü. okula giderken yolda benim moralim yine bozuldu. birden oldu bu. o saate kadar olanlar ve okuldaki işim zihnimi meşgul ediyordu. düşünmüyordum ama aklıma geliyordu bir şekilde. garip bir ruh hali içinde okula ulaştım, seminer salonuna girdim ve oradaki kadın şöyle dedi: çocuklar salı veya perşembe gelin. o zaman hallederiz. elimizde kalmadı. kadın bunları söylerken benim beynim durdu. lan gerizekalı kadın! öğrencilerin isimleri boşuna mı alındı? bunlar öğrenci sayısına göre gelmedi mi? ne demek "elimizde kalmadı." bu işin içine de benim düşündüğüm şeyi karıştırmışsanız eğer gerçekten aferin size. sinirimden ağlayacaktım resmen. zor tuttum kendimi. bu sırada dışarı çıktık r11 bekliyoruz soğukta. sevdiğim iki insan sohbet ederken ben susuyordum. beynim yorulmuştu artık. sonra bir anda kendimi r11'in içinde buldum. İnsanlar birbirine yapışmış, nefes alınmıyor, arkadan, sağdan, soldan ittiriyorlar, teyzenin biri binmeye çalışıyor (havasızlıktan bayılıp gidecek halen binmeye çalışıyor ve başardı da. nasıl sığdıysa artık.), önden biri "boş yer varsa ilerleyin." diyor. ben bu insanları anlamıyorum! hepinizden nefret ediyorum ulan. özellikle beni arkadan ittire ittire r11'e binmeyi başaran kadın... ben sana bir şey diyemiyorum. seni allaha havale ettim. türlü zorluklar içinde nihayet r11'den indik. durağa girmedik. bir şeyler oldu o sırada. bu kadar olayın üstüne bir de bu olunca ben kötü oldum, üzüldüm. kendime zarar verirken etrafımdakileri de üzdüğümü, zarar verdiğimi fark ettim. gözlerim dolmaya başladı. böyle olunca ben, başımı eğerim alnımı kaşırım. asıl amaç yüzümü saklamak. bu sefer pek fazla saklayamadım galiba. "İyi değilim." dediğimi hatırlıyorum. sonra da durakta tramvayı beklerken iyice sinirlerim bozulmuştu ve gözümden yaşlar akıyordu. arada bir gülüyordum yine. yine ciddi olamıyordum. ağlamayı bile başaramıyorum doğru düzgün. o sırada bir görevlinin tramvaya karşıdan binmemizi söylediğini duyduk. karşı tarafa geçerken ben yine söylenmeye başladım. "her şey mi ters olur? neden böyle şeyler hep beni bulur? ne iğrenç bir gün!" tramvaya binince artık kendimi toparlamam gerektiğini fark ettim. ağlamayı kestim ama her an gözlerim ağlamaya hazırdı. gözlerim yanıyordu. yolda birazda olsa toparlandım. arkadaşımın evine gittim, yemek yedik, konuştuk. İyi gibiydim yani. sonra 8 gibi yurda döndüm. kıyafetlerimi değiştirdim. annemi aramaya karar verdim. biriyle konuşmam gerekiyordu. anlatacaktım her şeyi. annemle konuşurken birden sesim değişti. yine gözlerim doldu. annem "İyi misin?" diye soruyor. ben "İyiyim. bir şey yok." diyorum. bu sefer annem "yalan söyleme, ben anlarım. bir şey olmuş işte. anlat. sende rahatla bende rahatlayayım. yoksa uyuyamam ben." diyor. biraz inatlaştıktan sonra kaba taslak anlattım. ama hepsini değil. anlatırken de sessizce ağlıyorum. yaşlar akıyor gözümden ama belli etmiyorum. her zaman yaptığım şey zaten. ardından annem moralimi düzeltmeye çalıştı. "kulaklığını tak, müzik dinle. evdeyken son ses dinliyordun. orada dinlemiyor musun yoksa?" hepsini değil de bir kısmını anlatsam da rahatlamıştım. ama ağlamaktan gözlerim yanıyordu. erkenden yattım. gece 3-4 defa uyandım. uyuyamadım adam akıllı. İşte bir günüm böyle geçti. aslında yazmayı planlamıyordum. sonra 22 gündür yazmadığımı fark edince yazmaya karar verdim. benim içinde iyi oldu. ama bu sefer bir sonuca bağlayamadım maalesef. tek bildiğim kendimle beraber çevremdekilere de zarar vermem.
kayipgalaksi
kayipgalaksi
1 yıl
eve geleli 22 gün olmuş ve bu 22 günde tek bir şey dışında kayda değer hiçbir şey yaşamadım. düşünüyorum, beynimi zorluyorum, hatırlamaya çalışıyorum 22 günde ne yaptığımı? ama her seferinde o tek bir şey aklıma geliyor: hemingway'in çanlar kimin İçin çalıyor kitabı. okurken etkilendiğim ve hemen bitmesin diye yavaş okuduğum ender kitaplardan biri oldu. o kadar etkilendim ki son sayfalarını ağlayarak okudum. kendime hakim olmaya çalıştıkça daha da çok ağlıyordum. gözlerimden yaşların akmasına engel olamıyordum. bir yandan hüngür hüngür ağlıyorum, bir yandan burnum akıyor, bir yandan da ağladığımdan dolayı gözlerim bulanıklaşıyor, kelimeler birbirine karışıyor ama bozuk olan gözlerime rağmen inatla okumaya devam ediyorum. bırakamıyorum elimden kitabı. tam "kendimi toparladım. İyiyim." diyorum yine başlıyorum ağlamaya. tek bir kelime yetiyor ağlamam için. "yeter ama bitsin artık şu kitap. dayanamıyorum daha fazla." diyorum her sayfanın sonuna geldiğimde sonra sayfayı çevirdiğimde sanki sayfalar daha da çok artıyor. bitmiyor bir türlü. ama sonra ağlaya ağlaya bitirdim kitabı. bakakaldım o son sayfaya, o son cümleye. üzülmüştüm ama aynı zamanda içim ferahlamıştı. İçim ferahlamıştı çünkü ağlamak iyi hissettirmişti. ben kolay kolay ağlayabilen biri değilimdir. hemde böyle içten, hissederek ağlayamam. herhalde en son böyle yazın ağlamıştım. hayallerimi kendi ellerimle paramparça ettiğim için. neyse bu hayaller konusunu geçeyim. çünkü yazdıkça aklıma gelecek ve benim içim acıyacak. şuan o acıyı kaldıracak durumda değilim. neyse ne diyordum? üzülmüştüm, kitap bittiği için, İspanya'nın o güzel dağlarını bir daha göremeyeceğim için, varillerce dolu şaraptan bir daha içemeyeceğim için, yıldızların arasında yatamayacağım için ve daha bir sürü şey için. ataol behramoğlu, kitabın önsözüne "çanlar kimin İçin çalıyor?'u okuyup bitirdiğinizde içinizde bir burukluk ve onunla birlikte bir de bitmemişlik duygusu kalıyor." diye başlamış ve iki sayfalık önsözün sonlarında kitapla ilgili şöyle demiştir. "çanlar kimin İçin çalıyor?, (tüyler ürpertici acımasızlıkta) bir iç savaş romanı gibi, (solun inanılmaz parçalanmışlık ve çelişkilerini yansıtan) bir devrim romanı gibi, (akıcı kurgusuyla) bir serüven romanı ya da (yaşamın anlamını sorgulayan) felsefi bir roman gibi okunabilir..." velhasıl kelam efendim, bu kitabı okumadan geçmeyiniz. şiddetle tavsiye ediyorum. kitabın sunuş sayfasında yer alan john donne'ın sözleriyle bitireyim yazımı. "ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor."