Sözlük Başlıkları

gülseren yücel
tanıdığım en çirkin insanlardan biridir. sima olarak değil, iç çirkinliği (iç güzelliği diyorlar ya işte tam tersi, ben uydurdum) olarak aşırı çirkin bir insan.

tamam sima olarak da çok çirkin biri olabilir ama içi güzel olduğunda alışıp sevebiliyorsun insanı. misal, lisedeki edebiyat hocam vardı, kara melek derdik kadına, çok çirkindi ama çok severdik. hatta çoğu zaman gelir bana sarılırdı, çünkü sevgi böyle bir şey. ama ama ama. bu kadın öyle değil iç dış çok çirkin. nezaketten haberi yok. yardım sever değil. konuşmayı, muhabbet etmeyi zerre bilmiyor. şimdi akifçiğiim bu kadını niye bu kadar itin totosuna soktun çıkardın diyeceksiniz. ben de duracak mıyım, durmayacağım yapıştıracağım cevabı "yok be oluuum, ne sokması ne çıkarması sadece gördüklerimi ve hissettiklerimi yazıyorum" diyeceğim.

peki bu kadın hakkında bu kadar fikir sahibi nasıl olduğumu soracak olursanız kısaca anlatayım. dikey geçişte bilirsiniz okuduğunuz 2 yılın derslerden bazılarından muaf olursunuz, biz de işte hangileri diye öğrenmek için sorduğumuzda bu kadına yönlendirdiler (nişantaşının kime ait olduğu belli olmayan kapılarını bir ara yazarım, hiçbir kapının üzerinden şahıs veya departman adı yok hesap edin işte. sürpriz yumurta kapılar.). neyse gülseren yücel kadar olmasın ama cehaletin verdiği özgüvene sahip bir sekreter bizi gülseren yücel'in isimsiz kapısına yönlendirdi. kapıyı çaldık, içeri girdik. hani kapıyı çalıp içeri giriyorsak belli ki bir şey soracağız, "hayırdır" yüz ifadesiyle bizi karşıladı. selam verdik ama karşılık alamadık. böyle böyle hangi derslerden muaf olacağımızı öğrenmek istiyoruz yardımcı olur musunuz tarzında, kadını ürkütmeden bir soru sorduk. yüzümü "bunlar burda ne arıyor, burası benim şahsi dinlenme odam, ben buraya çalışmaya gelmiyorum, yatmaya ve sağa sola emir vermeye geliyorum ki" tarzında bir bakış attı. sonra dediki "ben artık bölüm başkanı değilim, yeni başkan kim onu da bilmiyorum. gidin asistan" derken telefon çaldı ve bir şeyler geveledi. cümle tam bitmediği için bekledim, hani bekliyorum telefonu iki saniye sessize alıp cümleyi bitirecek ben de çıkacağım. ilk başta "bi saniye bekle" işareti var bilirsiniz onu yaptı sandım, biraz bekledim. sonra tekrar işaret yaptı çık işareti yapıyor ve yüzüme bile bakmıyor, yani beni yok sayıyor. hani biri aradığında diğer arkadaşı onu sorularsa yok de işareti yapar ya işte o işareti yapıyor. "çok teşekkür ederiz, çok incesiniz" diye bağırarak odadan çıktık. arkadaşım, "asistanıma sorun" anlamış, ben hiç bir şey anlamadım o gevelemeden. neyse bundan sonrası başka bir hikaye zaten.
10 gün
osho
“asi ruh” ya da “provokatör mistik” olarak da anılan osho, 1931 yılında hindistan’ın madhya pradesh eyaletindeki kuchwada’da dünyaya gelmiştir. daha çocukluk yıllarından itibaren, başkaları tarafından verilen bilgiler ve inançları edinmektense gerçekliği kendisi deneyimlemekte ısrarcı olan asi bir ruhu vardı. bu durumu kendisi şöyle dile getirir:
“çocukluğumdan hatırlayabildiğim kadarıyla yalnızca tek bir oyun sevdim: tartışmayı, her şey hakkında tartışmayı... pek az yetişkin bana tahammül edebiliyordu; beni anlamaları söz konusu bile değildi. okula gitmek hiç ilgimi çekmiyordu. orası olabilecek en kötü yerdi. sonunda gitmeye zorlandım, ama elimden geldiğince direndim, çünkü orada yalnızca benim ilgilendiğim şeylerle ilgilenmeyen çocuklar vardı ve ben de onların ilgilendikleri şeylerle ilgilenmiyordum. bu yüzden hep grup dışı kaldım.”
1990 yılına kadar süren yaşam yolculuğu süresince tüm dünyayı yerinden oynatacak söylemleri ve geliştirdiği meditasyonlar ile günümüzde hâlâ güncelliğini koruyan sıradışı bir şahsiyet olan ve bhagwan shree rajneesh adıyla da bilinen osho, din, felsefe, psikoloji, politika ve insanı ilgilendiren birçok alanda her türlü geleneği temelden sarsan yorumlarıyla büyük ilgi ve de tepki toplamıştır.
yirmi bir yaşında üniversite öğrenimini tamamlayan osho, jabalpur üniversitesinde yıllarca felsefe dersleri verdi. aynı zamanda da tüm hindistan’ı dolaşıp konuşmalar yaptı, halka açık tartışmalarda tutucu dini liderlere meydan okudu, geleneksel inanışları sorguladı ve hayatın tüm alanlarından insanlarla bir araya geldi.
1960’ların sonlarına doğru artık kendi dinamik meditasyonlarını geliştirmeye başlayan osho, meditasyonun o rahat ve düşüncelerden arınmış durumunun keşfedilebilmesi için öncelikle geçmişin modası geçmiş yöntemlerinin ve günümüz modern hayatının getirdiği sıkıntıların ağırlığı altında ezilen çağdaş insanın çok derin bir ruhsal temizlenme sürecinden geçmesi gerektiğini ileri sürer.
1970’lerin başlarında ilk olarak bazı batılılar osho’dan haberdar olmaya başladılar. 1974’te hindistan’ın pune şehrinde onun çevresinde bir komün kuruldu ve başlangıçta batı’dan tek tük gelen ziyaretçiler, sonradan gittikçe çoğaldı.1985 yılında göçmenlik yasalarını ihlal etmek suçlamasıyla gözaltında olduğu sırada yavaş yavaş zehirlendiği söylenir.
1975 yılı boyunca osho, doğulu meditasyon teknikleri ile batılı terapi yöntemlerine devrim getiren programların ve atölyelerin genişlemesine rehberlik etti. ağustos 1975'te ilk terapi grubu başladı. grup süreçlerine günlük dinamik ve kundalini meditasyonları, osho'nun sabah söylevleri, gruptan önce veya sonra on günlük meditasyon kamplarına katılmak dahildi. darşan'da, osho yeni gelen gruplara önerilerde bulunuyor, grup liderlerine tavsiyeler veriyor, grubun katılımcıları ile görüşüyordu. 1977’nin sonunda elli farklı grup önerilebiliyordu ve aşram[1], dünyadaki en büyük ve en yenilikçi büyüme merkezi olarak tanınıyordu.
toplum, din, politika, felsefe, psikoloji ve daha birçok alanın, insanın benliği ve varoluşu ile ilişkisini ele alan osho, bu konularda ileri sürdüğü oldukça cesur ve kalıpları kıran savları, söylemleri ve iddiaları ile birçok otoritenin tepkisini çekmiştir. köhneleşmiş, kalıplaşmış sistemlerin güçlü bir şekilde etkisi altında kalarak kendini sürekli bastıran ve böylece sürekli bir gerilim halinde olan çağdaş insan için mutluluğun, gevşemenin, yaşama sevincinin hedef alındığı meditasyon yöntemlerini geliştirmekle birlikte, bazen dinin karşısında, bazen yanında olmuş, ama bugünkü anlamda kabul edilen din görüşünün içerisinde olmamıştır. bununla birlikte doğu kültüründen ve mistisizminden de tamamen uzak değildir.örneklerinde buda’dan, tao’dan bahsettiği kadar, mevlânâ’dan, nasreddin hoca’dan, hallac-ı mansur’dan da bahseder. ancak insanın cinsel hayatı, tatmini ve mutluluğu üzerine cesur terapi yöntemleri geliştirip onun rahatlamasını sağlamak amacıyla meditasyonlar geliştirmesinden dolayı dini çevrelerce oldukça eleştirilmiş ve tepki görmüştür. bunun yanında, toplumsal konular hakkında da derin araştırmalar yapıp kendi fikirlerini insanlara sunan osho’dan, birtakım politika, güç, rant ve nüfuz çevreleri rahatsız olmuştur. belki de bu yüzden 1981 yılından itibaren abd’den başlayarak ülke ülke dolaşıp kendine yer edinmeye çalışmış ama birçok ülke onu barındırmak istememiştir. böylelikle de birçok sıkıntı yaşayan osho, 1985 yılında amerika’da tutuklanarak 12 gün boyunca hapiste kalmış ve ardından sınırdışı edilmiştir. bu süre içerisinde yavaş yavaş zehirlendiği iddia edilen osho, 1990 yılında da zehirlenme belirtileriyle ölmüştür.
bugün onu eleştirenler kadar onun yolunda gidenlerin kabul ettiği bir gerçek vardır : o da osho’nun olağanüstü sıra dışı ve hiçbir kalıba ya da düzene boyun eğmeyen, suyuna gitmeyen ve tamamen bireysel özgürlüğü savunan bir kişilik olduğudur. o, özellikle İkinci dünya savaşı’nın ardından sayıları gün geçtikçe artmakta olan ruhani buhran içerisine düşmüş insanlar için bir nevi alternatif bir inanç sistemi kurmak yolunda doğu felsefelerine hücumun yol göstericilerindendir.
bireysel olduğu kadar toplumsal arayışlara da en derin detayına kadar inen osho, kendisi kitap yazmamıştır. bununla birlikte otuz beş yıl boyunca dünya çapında yapmış olduğu konuşmaları kayda alınarak sayılarca kitap haline getirilmiştir. o, hiçbir geleneğe ait olmadığını açıklamış ve “lütfen beni geçmiş ile bağlantılandırmayın, onu anımsamaya bile değmez” diyerek seslenmiştir insanlığa… öğrencilerine ve dünyanın her yerinden kendisini dinlemeye gelenlere yaptığı konuşmalar 30'dan fazla dile çevrilmiş ve 600'den fazla ciltler halinde yayımlanmıştır.
temmuz 1974'ten 1981'e kadar söylevler vermeye devam eden osho, tao, zen, hıristiyanlık, hassidizm, sufizm, baullar, hindu gizemciler, tibet budizmi, tantra, v.b. pek çok spiritüel gelenekteki aydınlanmış gizemcilerin öğretileri üzerine yorumlar yaptı. değişik günlerde kendisini izleyenler tarafından sorulan sorulara yanıt verdi. o kendisini “gerçek bir varoluşçu” olarak tanımlamıştır.
beden ve zihnin birikmiş stresini atmak amacıyla kendine özgü olarak meditasyonlar geliştiren osho , otobiyografisini de yazmamıştır . yapmış olduğu çalışmalar ve konuşmalarından kendisinin tanınabileceğini söylemiştir.

osho’dan bazı sözler :

· ben sana hiçbir ideal öğretmiyorum, sana hiçbir "olmalı"yı öğretmiyorum. ben o, bu olmalısın demiyorum. benim tüm öğretim basitçe şudur: her kimsen, onu öyle eksiksizce kabul et ki, başarılacak hiçbir şey kalmasın. o zaman beyaz bulut olursun.
· seni evine döndürmeye çalışıyorum. çok uzağa gittin. gelip geçici şeylerin peşinden uzaklaştın, rüyaların peşinde koştun. ve ben senin eve dönmeni istiyorum.
· her şey değişecektir, doğaları budur. bir gün başarılı, bir gün başarısız olacaksın; bir gün zirvede, bir gün dipte olacaksın. ama içinde bir şey hep aynı kalacak ve o bir şey senin gerçekliğindir.
· şu anda yaşa. yalnızca şu an gerçektir ve canlıdır. ve eğer gerçek bilinecekse, ancak şu an aracılığı ile bilinir.
· topluma mutlak şekilde teslim olmak, bütünüyle onun esiri olmak gerekir. toplum ancak o zaman yalnızca kölelere, ruhsal olarak intihar etmiş kimselere saygı duyar.
· ego bir buzdağıdır. onu erit. onu derin sevginin içinde erit, böylelikle o kaybolsun ve sen okyanusun parçası haline gel.
· hayat küçük şeylerden oluşur. eğer sen seversen büyük olurlar.
· hayatın hedefi özgürlüktür. özgürlük olmadan hayatın anlamı yoktur. özgürlük politik, sosyal ya da ekonomik özgürlük anlamına gelmez. özgürlük zamandan, zihinden, arzudan özgür olmaktır. zihnin varolmadığı anda evrenle bir olursun; evren kadar sınırsız ol.
· zihin tıpkı kalabalık gibidir; düşünceler bireylerdir. ve düşünceler sürekli orada oldukları için sürecin maddi olduğunu düşünüyorsun. her bir düşünceyi bırak ve en sonunda hiçbir şey kalmaz. zihin diye bir şey yoktur, sadece düşünce vardır.
· doğal olarak yaşa. nasıl bir oyundaki aktörler gösteriden sonra kostümlerini ve makyajlarını çıkarıyor, bir kenara koyuyorsa…
· sevgi ve farkındalık: İki yol budur…
· kendi yolunu aramalısın; herkes kendi yolunu aramalı.
· ancak zararlı bir şey yapmak için güce ihtiyacın olur; aksi halde sevgi yeterlidir, merhamet yeterlidir.
· kendi içinde ne bulursan bul, ne kadar çok çöp olursa olsun, bu kendi gerçekliğin. temizlenebilir, bir kenara bırakılabilir; ondan uzaklaşabilirsin. ama bu konuda herhangi bir şey yapılmadan önce, onu tanımalısın. İlk ve en önemli şey bu.
· ve kendini unutmamalısın! kendini hatırlamalısın, çünkü ancak hatırlayarak kendini dönüştürebilirsin.
20 gün
osho

20 gün
borç isterkenki samimiyet
uzun süredir görüşemediğiniz bir arkadaşınız sizi borç istemek için aradığında size olduğundan daha samimi bir tavır sergiler. hemen farkedilebilir. saçma sapan sorunlarınızı söylediğinizde hemen üzülür, teselli etmeye çalışır.

- havalar çok soğudu, hele geceleri çok soğuk
+ aman yorganla yat üşütürsün sonra

lan bunu annem bile demez oldu artık, borç için ne bu yapay ilgi.
24 gün
torrent
sinemaya beş kuruş faydası dokunmayan insanları bir araya toplayan mıknatıs
2 ay
wikipedia
kaos istiyorum
1 ay
emre aydın
sıcak havalarda "soğuk odalar" parçası ile aklınıza gelen güzel şarkıları olan, benim "afilli yalnızlık" albümüyle tanıdığım şarkıcı kişisi.
1 ay
türk telekom kapsama haritası
tam bir pazarlama dehasıdır. zaten çok az olan fiber altyapısının listesini verip ifşa olmak yerine böyle bir yolu seçmiştir. böylece ne kadar az altyapı olduğunu kullanıcıya göstermeyip sanki sadece kullanıcının pin koyduğu noktada altyapı yokmuş gibi gösterip boku kullanıcıya atmaktadır.üstüne üstünlük harita üzerine koyduğumuz her pinden sonra sürekli doğrulama kodu istemesi kanser olmanıza bir adım daha yaklaştırmaktadır.
1 ay
hissiz
umut sarıkaya : benimde söyleyeceklerim var! (üç)

okulda hiç kimseyle doğru düzgün iletişimleri olmayan, okul dışında da tanıdıkları pek olmayan, gelgelelim dersleri de iyi olmayan, ne yaptıklarını anlayamadığınız arkadaşlar vardır. fısır fısır bişeyler konuşurlar kendi aralarında. kırk yılda bir, sınav zamanı yanınıza yaklaşıp, ya notları isterler, ya da sınavda hangi konulardan sorumlu olduğunuzu sorarlar. arada bir bu performansla nasıl edindiklerini anlayamadığınız, başka fakülteden, tip olarak onlara benzeyen başka bir çocukla yemekhanede yemek yiyip konuşurken görürsünüz. ama sadece görürsünüz. zira yapı olarak insanda herhangi bir his bırakmaz bunlar. mezun olunca hemen unutulan, bir iki yıl sonra isimleri bile hatırlanmayan, topluca gidilen yemeklere, içmelere çağrılmayan, eğer çok düşünürseniz “herhalde memleketlerine yerleşmişlerdir” diye cevaplayabileceğiniz etkisiz elemanlardır bu ikisi. ders dışında sadece yazın, finaller bittikten bi kaç hafta sonra panoda notlara bakarken, ya da öğrenci işlerinden belge çıkarırken yan yana gelirsiniz bunlarla ve orada biter yan yana durma, belki biraz konuşma maceranız. eğer notlara baktıktan ya da belge çıkardıktan sonra aynı anda fakülteden çıktıysanız, sıcağın ortasında, bomboş kampüste okulun ana kapısına kadar zorla sadece dersler ve hocalar üzerine muhabbet edip yürümüşlüğünüz, çıkar çıkmaz da ya başka istikamete gitmişliğiniz, ya da aynı otobüsün içinde onlardan uzaklaşmak için arka kapıya doğru ilerlemişliğiniz olabilir. kendilerine karşı hiçbir duygu beslemediğiniz, objektif gözle bakarsak “mal” diye adlandırabileceğimiz sıkıcı, eğlencesiz, insana hiç bi ilginç şey vaat etmeyen kişilerdir bunlar. işte biz fakültenin o iki malıydık galiba… bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de eve çıkıştık. onun yani yasin’in dayısının bürosunda kullanmadığı bir küçük buzdolabı varmış o gelecekti, hiçbir zaman gelmedi. annemler koltuk verdi, yasin’in de bi büyük masası, bi sehpası ve iki halısı vardı. ikinci el bir televizyon aldık, bozuldu tamir ettirmedik. “yavaş yavaş alırız iyi eşyaları” dedik, ilk taşınmadan sonra eve bi tane eşya girmedi. çok sigara, çok bira içildi, çok gazete serilip üzerinde çok menemen yenildi, eve hiç kız girmedi. bir sömestri böylece bitirdik. final haftası yasin’in samimi olduğu altan diye bir çocukla finallere hazırlandık. bir hafta bizde kaldı. bi kızdan notlar istedik, yanlış yerlere çalışmışız, hepimiz kaldık. sonraları altan bize sürekli gelmeye başladı. bizden sıkılıyordu beğenmiyordu bizi ama geliyordu. herhalde gidecek daha iyi bir yeri yoktu. bizden daha sosyaldi, okulda başkaları olunca pek konuşmazdı bizle. akşamları ise bize elinde sadece kendisine içmek için getirdiği tek birasıyla gelir, yasin’in trabzonspor şortunu kendisine büyük geldiği halde giyer, terli, beyaz ve büyük ayaklarını sehpaya uzatarak birasını içerdi. biz pek konuşmazdık, uzun bir sessizlikten sonra hep aynı şekilde başlardı konuşmaya, “oğlum siz var ya tam malsınız ha!” derdi. ardından da şu evi bir değerlendiremediğimizi, mıymıntı olduğumuzu söylerdi, kendisinin yurtta kalmasa neler yapabileceğinden bahsederdi. biz susardık, gitmesini beklerdik. biraz daha oturur, yemeği bekler, yer ve giderdi yurduna. aslında ne kadar itici olsa da söylediklerinde haklıydı. ikimiz de özgürlük ve seks arayışıyla eve çıkmıştık ama menemen, kıymalı yumurtadan başka bizi muhatap alan bulamamıştık. kaç kere dışarı çıkmış, şansımızı denemiştik ama hiç olmamıştı. hatta bu altan’ın çevresine sızmayı bile denemiştik ama altan da dahil olmak üzere çevre bizi içine almamıştı. hatta yasin bi kere altan’a bi arkadaşının bizim için “abi kızları kaçırıyolar, gelmesinler” dediğini duymuş. doğru bir hareket yaptık ve tırmalamak yerine kaderimize boyun eğmei tercih ettik yasin’le. evden okula gidip geldik aylarca. altan da pek sık gelmiyordu zaten artık. bigün okulda altan geldi yanımıza, “ gece bi durumlar olabilir, siz evde misiniz” dedi. cevabı beklemeden de “evi boşaltır mısınız” diye sordu. “yok abi olmaz öyle şey” dedi yasin. “oğlum nolur lan, zor ikna ettim kızı zaten” diye yalvardı. evden gitmeyeceğimizi ama isterse kızla gelebileceğini söyledik. benim anahtarı aldı, “akşam beklemeyin bizi geç geliriz, yatın uyuyun” dedi. bekledik. kapının açılmasını duyunca yasin’le onun odasına doğru kaçtık. masaya oturduk bişey okuyomuş gibi yaptık. birden odanın kapısı açıldı. altan sarhoş ve keyifliydi. sürekli gülümsüyordu, yüzüne bi sevecenlik gelmişti. “ ne haber ya uyumadınız mı daha” dedi, arkasından şişman gibi bir kız bize el salladı “meraba çocuklar” dedi. biz de gülümsedik. altan o kadar sevecen ve ilgiliydi ki bizle. “napıyorsunuz. aaa yeni mi aldınız o kalemliği” diye masadaki eski kalemliği göstererek sordu. “yok ya vardı hep” dedim. yasin’e de “saçını mı kestin, iyi olmuş bak böyle” dedi. sonra da “neyse iyi geceler” diyip kapıyı hızla çekti. “oğlum bu ne yaa” dedim altan gidince, yasin anlamadı. “oğlum bu yaşanan nedir, yalandan ilgilenmeler filan. ben içerdeyim gelmeyin, rahatımı bozmayın diyor adam resmen. bize bizim evimizde artistlik yapıyor” dedim. “oğlum olur öyle şeyler saçmalama.” dedi yasin. “tabi olur. oğlum benim yatağımı günaha alet ediyorlar seninkini değil. vermedin yatağını olur diyorsun”. yasin sustu, içerden kahkahalar geliyordu. “hapsolduk buraya resmen” diye söylenip durdum. bişeyler konuşuyorlardı ama anlayamıyorduk, kaldıkları yer olan benim oda uzaktı. duymak için odanın kapısını araladık. altan kaldıkları benim odanın kapısını seri şekilde çok hızlı kapattı. odanın ışığı yanıyordu. “şu hale bak anamız babamız bizi okuyo zannediyo. goygoyculuk yapıyoruz burada. rezillik resmen. ben yarından itibaren içki de içmiycem lan. derslerime bakıcam. bu ne lan ahu tuba filmlerindeki gençler gibi olduk” diye veryansın ettim. “oğlum sakin ol. delirme” diyerek teskin etmeye çalıştı beni. teskin oldum. “ben gidip dinliycem lan kapıdan. çok merak ettim ne konuşuyorlar” dedim, yasin yapma etme dedi ama gittim. ses gelmiyordu. yasin bana koridorun ucundan gel gel diye işret yapıyordu. birden altan’ın öksürdüğünü duydum. panik oldum. yasin’e baktım korkmuştu, ani karar verip, uzak olan yasin yerine, ters istikametteki ama yakın olan mutfağa kaçtım. gelirse “benim evim ne var, su içiyorum. içemez miyim” derim diye düşündüm. kapı biraz geç açıldı, içerden tamamıyla çıplak altan çıktı. silüet halinde, üzerime doğru yürüyordu. “doymadı şerefsiz” diye içimden geçirerek sürdürdüm korkulu bekleyişimi. sonra durdu, yasin’in kapısı açık odasına doğru ilerledi. kolay lokma olmadığımı anlamış olmalıydı. sonra odaya girmeden, yasin’in odasının yanındaki tuvalete girdi. uzun süre çıkmadı, işiyor olamazdı. geç kalınca, şişman gibi kız ona yataktan seslendi. tuvaletten hırıltı halinde “geliyorum aşkım” dediğini duydum. ayağında önü kapalı, kahverengi, sert plastikten tuvalet terlikleriyle, başkasının alaturka tuvaletine, çırılçıplak sıçmak ve “geliyorum aşkım”… o günden beri “aşkım” hitabından ölesiye tiksinirim. gözümü kara edip, çömelik küçük adımlarla yasin’in odasına doğru koştum. ben sandalyede. yasin yatağında uyudu. sabah kahvaltıda şişman gibi kız bizimle yalandan ilgilendi. en ufak bi ilginçliği olmayan anılarımıza “aahahaha çok şaçmaymış yaa” diye güldü. biz de anlattıkça anlattık. ama yine de bi gergin hava hâkimdi ortama. herkes birbirinden çok farklı düşünceler içerisindeydi. altan sakin ve umursamazdı, kız dediğim gibi iyi geçinerek minnet ödemeye çalışıyordu, yasin kıza hafif gövde gösterisi yapıyordu, ben ise tavırlı gibi, aslında çok acaip dertleri varmış gibi durup dururken susuyor, dalıyor, uzaklara bakıyordum, sen neden bu kadar sessizsin diye sorulmasını bekliyordum. kız sormadı, yasin “neyin var susuyorsun” diye sordu. cevap vermedim. sonra iki zevk esiri, altan ve şişman gibi kız evden gittiler. banyodan başlayarak heryeri enikonu bi güzel sildim, toz vimi iyice boca ettim tuvalete. nevresimleri annemlere götürüp yıkatmak için topladım. yasin’le altan’ı eve sokmamak için kesin karar aldık. sonra altan ve şişman gibi kız bize çok geldiler. sevgili oldular. eve bir kız girince gerisi gelir, arkadaşları gelir diye düşündük. hiçbirini çağırmadı eve şişman gibi kız. bi gün yine odadaki sesleri dinliyorduk ki. bunlar artık, şuh kahkahalar değil, kavga ve ağlama sesleriydi. kapının açıldığını duyunca masaya geçtik bişeyler okuyor gibi yaptık. altan yine tuvalete gidiyordu belli ki. tuvaletten çıktıktan sonra, odaya girdi. allahtan donunu giymişti bu sefer. kızın hala içerden ağlama sesleri geliyordu. bi sigara yaktı. “oğlum var ya aslında en güzeli sizinki ha. takılmayacaksın abi kimseyle. insanla uğraşması kadar bu dünyada zor bişey yok. valla özeniyorum sizin hayatınıza” dedi. şov yapıyordu pezevenk. sevgili okurlar söyler misiniz; “aslında herşeyi bırakacaksın bir sirke katılıp bütün avrupayı onlarla gezeceksin” serzenişinden ne farkı var bu serzenişin. “kolundan tutan mı var, git katıl” desen katılmaz, maksat senin kafanı açmak zamanını çalmak. sirk kendi hayatı olmuş haberi yok. işte altan da şov peşindeydi. kendini tatmin etmeye gelmişti. biraz ondan ve onun müthiş ilişkisinden neden konuşmayalım diye düşünmüştü. o yaşta fark edemedik. “nooldu lan bağırtılar duyduk ama müdahale etmek istemedik. anlatmak istersen, özel değilse dinleriz” dedik. “ya kıskanıyo beni. ben özgürlüğüme düşkün bi insanım kardeşim, gelemiyorum sıkıntıya” dedi. özgürlüğüne düşkünmüş, sanki bıraksak bana latin amerika devrimi yapacak, toplum, aile, devlet gibi tabuları tartışmaya açacak. neyse sonra ardı sıra “naapiyim lan siz söyleyin. yol vereyim mi ben bu kıza?” diye sordu. “ne bileyim abi senin sevgilin sonuçta” dedim. “ne sevgilisi yaaa. takılıyoruz abi. ciddi değilim ben bunla” dedi. ben bunu duyar duymaz içimde ne var ne yok döktüm. yasin de bana katılınca sazı aldık elimize. “zaten bize de asılıyordu, başı ayrı oynuyo g… aynı oynuyo, çirkin de bişey” diye konuştukça konuştuk. önce sessiz kaldı, onayladı, sonra sustu, çok sustu, başka yerlere baktı, “neyse ben bi yanına gideyim şunun” dedi, gitti. o geceden sonra altan ve sevgilisi şişman gibi kız bi daha evimize gelmedi. ayrıldılar mı bilmiyorum zira beni okuldan sonra kimse aramadı. yasin ne yaptı onu da bilmiyorum, ben de onu hiç aramadım.
1 ay
vatan şaşmaz
an itibari ile ölüm haberini aldığım oyuncu. üzüldüm açıkcası :(
1 ay
merhumun arkasından söylenenler
hakkıyla yaşadı ama
1 ay
aleyna tilki'nin türkiye'nin en iyi sanatçısı olması
son şarkısı "sen olsan bari" ile adını altın harflerle yazdırmış güzide sanatçımızdır. bir çok itirafa ve iftiraya ve dedikoduya rağmen vakur duruşundan ödün vermemiş adam gibi adam sanatçımızdır.
1 ay