Sözlük Başlıkları

devamı çekilmesi gereken filmler
yarım kalan hayatlar.
11 gün
gıda intolaransı

+gluten çölyak hastaları glutenli ürün tüketemez.
buna karşın artık glutensiz ürünler
laktozsuz ürünler vs.. üretilmete ve yagınlaşmaya başladı.
ayrıca sağlıklı bir kişinin yani intolaransı olmadığı halde bu tür ayrıcaliklı ürünleri fazlaca tüketirse bu hastalık sonradan gelişebilir.buda bilinmeli.
1 ay
gıda intolaransı


gıda İntoleransı (besin İntoleransı); kişiye özel olarak, belirli bir gıdanın ya da bileşenin çeşitli sebeplere bağlı ( bir gıdayı sindirmek için gerekli olan enzimin vücutta eksikliği, kronik geçirgen bağırsak sendromu hastalığı..vb.) sindirim güçlüğünü ifade eder.

örngn ;yumurta.
1 ay
damsız girilmez
bknz:
bütün gurup üyelerinin sevgilisi olduğu guruplara; olan size olur😫
1 ay
atakum
ben hala çözemedim.
4 ay
osho
İnsanın yüregi kötülükleri öğüten degirmen gibidir.
İçimizdeki kötülükleri dogaya vermek yerine etrafımızdaki ķötülükleri içimizde çekerek yürek değirmeninde ögütüp iyliğe çevirebiliriz.
1 ay
unutulmaz replikler
piskopat kollarını kesen degil susandır. b.ç
1 ay
bir erkeğin en seksi olduğu an
askerden döndüğünde.
1 ay
yarbay songül yakut
songül'ün mirası
türkiye’nin ilk kadın jandarma komutanıyken şırnak’ta şehit olan yarbay songül yakut, geride bıraktığı mehmetçik’e bir iyilik eliyle ulaştı. yakut ailesi, şehidin bankadaki parasını mehmetçik vakfı’na bağışladı. aile, reklam olmasın diye ne duyuru yaptı ne de fotoğraf çektirdi. önce konuşmak istemeyen anne sebahat yakut, “beni değil de sunamın vicdanını yazacaksanız anlatayım” dedi. İşte annesinin ağzından, doğunca suna adını vermek istediği ancak daha sonra nüfusa songül olarak kaydettirdikleri şehit yarbayın hikâyesi...
songülün mirası

jandarma tarihinde bir ilçeye komutan olarak atanan ilk kadın subay olan yarbay songül yakut, 31 mayıs’ta şırnak şenoba’da düşen helikopterde 12 askerle birlikte 41 yaşında şehit oldu. balyoz davası sürecinde fetö kumpasıyla binbaşı iken açığa alınan songül yakut, hukuk mücadelesiyle görevine dönmüş ve kendi isteğiyle ikinci kez şırnak’a atanmıştı. yarbay songül, malatya’nın akçadağ ilçesi ören köyünde büyüyen 5 kardeşin en küçüğüydü. yakut ailesi, vefatından sonra bir banka hesabından çıkan parayı mehmetçik vakfı’na bağışladı.

duyurusuz, fotoğrafsiz bağiş
aralarında songül yakut’un 20 yıl önceki komutanlarının da bulunduğu askerler ve vakıf yetkilileri, aileyi ziyaret ederek mehmetçik adına teşekkür plaketi sundular. şehit ailesi, songül yarbay’ın vatani görevini yapan er ve erbaşlara kol kanat geren duyarlılığından dolayı mehmetçik vakfı’nı tercih ettiklerini belirttiler. ailenin hassasiyeti nedeniyle bu ziyaretten görüntü alınmadı ve bağışın duyurusu yapılmadı.
ulaştığımız anne sebahat yakut önce konuşmak istemedi. israrlarımız sonucu, “beni değil de sunamın vicdanını yazacaksanız anlatayım” dedi ve şunları söyledi: “askerlerini çok severdi, onları korur kollardı. malatyalı bir uzman çavuş taziyeye geldi; ‘teyze’ dedi, ‘şırnak’ta askerlerin songül babasıydı.’ uzman çavuş hemi söylüyor hemi ağlıyor.

kızım her telefon açmada diyordu ki, ‘çok şükür bir sorun yok.’ ‘kuzum sana dua ediyorum’ derdim, ‘bana dua etmeyin, ben masa başındayım, operasyondaki arkadaşlarıma dua edin’ derdi. ama operasyondaymış, harita başında fotoğrafları var. bir gün telefonda sesi kötü geliyordu. ‘neyin var’ dedim, ‘İki askerimizi yitirdik’ dedi. ‘öldüler mi?’ deyince, ‘anne öyle deme, onlar şehit. her birinin iki küçük çocuğu var’ dedi, ağladı.

otomobİlİnİ askerlere yikatmazdi
beypazarı’nda ilçe komutanıyken yanına gittiğimde kendim de çok şahit oldum. orada en rütbeli kendisiydi. bazı komutanların arabalarını askerlere yıkatmasına sinirlenmişti. hepsini kaldırdı. ‘onlar vatan görevini yapmaya geldiler, kimseye hizmet etmeye gelmediler’ derdi. ben camdan bakardım, arabasını kendisi yıkardı. o çocuklar etrafında dolanırlardı ki ‘komutanım zahmet etmeyin’ diye. ‘bu sizin işiniz değil’ derdi.

İlçe komutanı olduğu için ikram paketleri, ufak hediyeler olurdu. hiçbirini eve getirdiğini görmedim, askerlerine dağıtırdı. ben kendiyle yaşadığım için her şeyini biliyordum. bir gün nöbetteki askeri terlikle gördü. nasıl kızdı, sinirlendi. ‘sana bu nöbeti kim tutturuyor, yalınayak nöbet mi tutulur’ dedi.
karşilik bekledİğİnde o İyİlİk olmaz
bir gün mutfağın camından bakıyorum; bir askerin eline silahı veriyor alıyor, veriyor alıyor. yanında karakol komutanı, saatler sürdü bu. ‘kızım o neydi’ dedim. ‘onun babası, yanında annesini öldürmüş, çocukta silah korkusu oluşmuş. 2 ay da silah eğitimi verememişler’ dedi. tek başına eğitim verdi, saatlerce silahı öğretti. kimseye yaptığı iyiliği söylemezdi. ‘anne’ derdi, ‘karşılık beklediğinde o iyilik olmaz.’ babasını 8 yaşında kaybettik. en küçüğümdü ama hepimizin babası, anasıydı, o benim her şeyimdi. lise sondayken televizyonda haber gördük, ‘harp okulları kız öğrenci alacak’ diye. onu görünce ‘ben asker olmak istiyorum’ dedi. köyden iki kız, üç erkek gittiler, hiçbiri kazanamadı benimki kazandı 17 yaşında. tek başına her şeyi kendi yaptı.”

ünİformasini çikarir şalvarini gİyer bahçede çalişirdi
köyü, bahçeyi severdi. ‘ben de köyü seviyorum’ diye ne çabalarla burayı aldı, yaptırdı. şırnak’ta ilk teğmen iken izne gelmişti, 17 sene önce bu bahçedeki çitilleri (fidanlar) aldı, dikti, tek tek suladı. daha 23 yaşındaydı, ondan sonra 3 gün hasta oldu. yıllık izinlerinde tatile gitmez, gelir bahçeyle ilgilenirdi. o sabah (31 mayıs) 06.30’da bana telefon etti, ‘ne zaman kayısı oluyor, ona göre iznimi yazdırayım’ dedi. eve gelir, üniformasını çıkarır, şalvarını giyer işçilerle bahçede çalışırdı. onun insanlığını tarif edemem. öyle bir can bir daha gelir mi?”

1 ay
gece
güneşin proyeksiyon tahtası.
yediğiniz her haltı biliyor.
kara ciltli hesap defteri.

1 ay
garip şarkı sözleri
unutursun mihriban
2 ay
seyyid ahmet arvasi
çağimiz, İnsani, İnsana yabancilaştirmiştir

çağımız derken, üçyüz yıllık bir zaman bölümünü kasdetmekteyiz. bu. 18.. 19. ve 20. yüzyılları içine alır. bundan önceki dönemlerde, insanoğlunun durumu, her kıt'ada ve iklimde ayrı ayrı olmakla birlikte, genel olarak denebilir ki, atalarımız, dış dünyadan çok, insan problemi etrafında daha çok düşünüyorlardı. eski yunan'da «kendini bilmek» filozofînin temeli idi. bu düşünce uzun zaman batı dünya'sında önemli bir, yer tuttu, islâm dünya'sında ise, yüce sahabî kadrosu, «kendini bilen allah'ı bilir» ölçüsü İçinde hareket ediyordu. dr. aiexis carrel'e (1873-1944) göre de «modern insan, tıpkı ormanda kaybolmuş bir çocuk gibi, kendi yarattığı âlemde maksatsız oradan oraya dolaşmaktadır.» (bakınız, İnsanlar uyanın, alexis carrel (l yazıcıoğlu sf: 105, İstanbul. 1956.)
yüce ve mukaddes kitabımız kur'an-ı kerim'de «insanın en güzel bir surette yaratıldığı» ve insanın allah'ın yeryüzündeki «halifesi» olmakla şereflendirdiği bildirilir. bu sebepten şairlerimiz insanı «âlemin özü» olarak gönüllere işlerdi. İnsan güzel, insan ulvî, insan sevgi ve saygıya değerdi. İlâhi tecelliler, bu «çamur dünya» üzerinde pırıl pırıl bir «ayna» gibi duran insanın gönül ve şuuruna ulaşırdı.
sonra birşeyler oldu. bazı insanlar, her ne hikmetse, «İnsan efsanesini yıkmaya» karar verdi. daha 18. yüzyılda j. j. rousseau, müsavatsızlık üzerine nutuk adı ile dilimize çevrilmiş kitabında: ««tefekkür halinin tabiata aykırı bir hal olduğunu, tekemmül eden insanın soysuzlaşmış bir hayvan olduğunu» iddia ederken, montaigne, denemeleri'nde, insana «hasta hayvan» sıfatını yakıştırıyordu. öte yandan, s. freud, insanın, hayvani insiyaklarının üstünde, ulvi değerlere ve hayat tarzına tırmanışını «süblimation» adını verdiği patolojik (marazı) bir mekanizmaya bağlamaya çalışıyordu. 19. yüzyıl marksistleri ise «tek değer emek» sloganı ile insanın «kol ve kas gücünü» esas alarak «proletaryayı» (kol işçisini) güya yüceltiyorlardı. zaten materyalizmin ünlü psikologu (!) İvan pavlov, insanda ruh, şuur, irade gibi kavramları reddediyor, insanı sadece refleksler kompozisyonu tarzında inceliyordu.
bu gayretler ilim adına da sürdürülüyordu. İnsan efsanesini yıkmak isteyenler, acaip teoriler geliştirerek insanın âdem-oğulları olmadığını, hâşâ peygamberleri tekzip gayreti ile bizzat ilme ve veraset kanunlarına ters düşen teorileri propaganda ediyorlardı. nerede ise, kavunu kabağın, leyleği serçenin, çınarı maydonozun «evrimleşmesi» ile açıklayacak ve savunacak bu adamlar, insanı şu veya bu hayvana bağlamak yoluna giriyorlardı.
artık bütün dünya, nerede ise «en uygar hayvanız biz» şarkısını koro halinde söylemeye hazırlanıyor. mahkeme kararı jle 1978 türkiye'sinde «eurovision yarışmasına» hak kazanan bu «beste» jüri tarafından ikinci değil de birinci ilân edilse idi, belki dünya, bu imkânı daha çabuk elde edecekti.
evet, evet, materyalist dünyada, insan, kendini kaybetmek üzeredir. dr. a. carrel'in «İnsanlar uyanın» çığlığı uyuşturulmuş, ve şartlandırılmış beyinlere artık ulaşmıyor. çılgın bir müziğin refakatinde insanlar, bir yerlere doğru sürüklenip götürülüyor.
1 ay
seyyid ahmet arvasi
15 şubat 1932 pazartesi günü ağrı ilinin doğubayazıt İlçesinde doğan seyyid ahmed arvasî, ailece van'ın müküs (bahçesaray) ilçesine bağlı, arvas (doğanyayla) köyündendir. babası gümrük müdürlüğü'nden emekli abdulhakim efendi, annesi cevahir hamm'dır.

ailenin altı çocuğundan birincisi olan s.ahmed arvasî, ilk öğrenimini van'da başlayıp doğubayazıt'ta tamamlamıştır. orta okulu erzurum'da bitiren arvasî, lise öğrenimine erzurum erkek öğretmen okulu'nda başladı, erciş öğretmen okulu'nda bitirdi. 1952 yılında konya'nın doğanbeyli nahiyesi'de ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı. yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren arvasî, ankara gazi eğitim enstitüsü pedegoji bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul atatürk eğitim enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. aynı yıl milliyetçi hareket partisi olağan kongresi'nde genel İdare kurulu üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

12 eylül 1980 ihtilalinde mamak zindanlarında çile dolduran s. ahmed arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. daha sonra bu olayı alparslan türkeş şöyle anlatıyor: "tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. o gün, daha dün gibi hatırımdadır. görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. biz, yukarıda kalmıştık. odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. yukarıdan askerlere seslendim. bir binbaşı çıktı. kendisine arvasî bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica ettim. bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna bağım koyduğu türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren s. ahmed arvasî 31 aralık 1988 tarihinde daktilosunun bağında iken hakk'a yürüdü.

kısaca hayat hikayesini anlattığımız s. ahmed arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu türk-İslâm ülküsüdavasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

o bir türk milliyetçisi İdi

seyyid, yani hz. muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen arap olan arvasî'nin, kaynağını türk-İslâm ülküsü'nden alan bir türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. bu asaletin nurlu izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte suriye üzerinden arabistan'a giden abdulhakim arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "osmanlı zâten öldü, türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, abdulhakim arvasî hazretlerinin sinirlenip: "dünyada iki türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar müslüman türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

böyle soylu bir ailenin çocuğu olan s. ahmed arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

"ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

İnanıyorum ki, hem türk, hem müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. o halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

s. ahmed arvasî bazı sözde İslamcılar gibi türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık islâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. o şuurlu bir türk milliyetçisi olduğu için türk töresini, türklüğün sembolü bozkurt'u hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili islâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturmasını bilmiştir. bu konularda o şunları söylemektedir:

"...kısaca belirtirsek, türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arman türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

"hiç bir zaman türk'ün totemi olmamış olan bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen arvasî türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

"türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır." (...)

"kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. ama içtimaî ırk tercihe açıktır. aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar." (...) " türk milliyetçisi, türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. kozmopolitlikten hoşlanmaz. bununla beraber, başka içtimaî ırkları da allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar nizâm-ı alem'i gerçekleştirmesini türk-İslâm ülküsü'nde gören s.ahmed arvasî türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "neden türk-İslâm ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

"neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'türk-İslâm ülküsü'ne bağlanmayı savunuyoruz?

biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir birine düşürmeyi planlamaktadır. (...) " düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor." (...) " o hâlde, türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. bu ülkede, sunî olarak güya türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir müslüman türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

bunun için, türk-İslâm kültürüne, türk-İslâm medeniyetine, türk-İslâm ülküsü'ne bağlı, türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olamaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yok.
1 ay
abdullah reha nazlı
omü mühendislik fakültesi mezunu. mühendisliğin tek yönlü bir meslek olmadığını ve daha iyi bir mühendis olmanın çokyönlü bir düşünce sistemi geliştirmekle ortaya çıkacağını şahsi ispatı.
geçen yıl konferansı çok eğlenceli samimi ve verimliydi😊
1 ay
bir şey olacakmış hissi
İki ara bi dere
2 ay
sevgilisine atkı ören kız
:d sökmesi zor oluyor sonra
2 ay
yatır
ölmüş insanın bile yattıği yerde çalıştırıldiğı yerdir.
2 ay
korkutucu olaylar
birilerinin bilinçatimızda park yapıp istedigi gibi oynayabilmesi.
2 ay
insanı dağıtan şiirler
muhsin yazıcıoğlu= üşüyorum, zindan ve karanlık.
murat ince = tutunamıyorum
senai demirci, =latahzen, sularda sızlarmı,
mehmet akif ersoy= zulmü alkışlayamam.
fatih sultan mehmet =neyleyim sensiz bu dünyayı.
yavuz sultan selim=didar olur,
nihal atsız= kahramanların ölümü
2 ay