poseydon

32175

6973

248

1611

poseydon 0

11 Sonunda insan da uyudu. Geceler boyunca oturup gündüzler boyunca uyuyan insan kendini sürekli bir uykuya teslim etti. Herkes toplandı başına. Yıldızlar, ağaçlar, ay, güneş ve aynı candan olma bikaç varlık daha. Önce herkes sessizdi. Susmak belki de yapılabilecek en iyi ve en güzel şeydi. Kim uğurlamadi ki sevdiğini toprağa. Bazıları bu son görüşe de katılmadı. Çünkü insan bazı şeyleri yaptıktan sonra pişmanlık duyarken bazı şeylerden pişmanlık duymak için yapmaz onları. Oysa geçmeyen bir düşmanlıkla baş başa kalacağını ( pişman olan kendisi ile) ve yüreğinde açtığı bu derin yarayı nasıl kapatacağını bilmediği bir yaşantı parçasıyla senelerce yaşamak zorunda kalacağını ve hiçbir yaşantıya tam olarak ait olamayacağı gibi artık çoktan yiten birkaç görüntü dışında kendisine bir şey kalmayacağını bilemedi, hissedemedi, anlayamadı. Acılarımız, elbette derin yaralarımızdan besleniyor ancak bir acı hiç yarasız da var olabiliyormuş. İnsan yaşadıkça yaşlanıyor, yaşlandıkça unutuyor, unuttukça da hatırlamaya çalışıyor ve hatırlasa da hatırlamasa da bazı şeyleri, sürekli var olan ve benliğini belli eden bir acı silsilesi kalıyor geriye. Ölürken yaşayanlar da var, herhangi bir yaşantıda kendini bulamayanlar da. Oysa insan zaten alışkanlıklardan ibaret bir yapı oluyor yaşadıkça ve alışkanlıklar bile yaralayıp zarar verebiliyor insana zamanla. Peki hangi zamanda yok ettik kendimizi ve hangi zaman geri getirebilir bizi, unutkan zihinler ve yüreklerin acısından. Bir acı insanı var edebildiği gibi yok da edebilir.

poseydon 0

11 Bir insan ne kadar acıyı taşıyabilir ve bu acılara ne kadar dayanabilir? Kaç kez hayal kırıklığına uğraması gerekiyor her şeyden vazgeçebilecek düzeye gelmesi için? İnsan her hayaliyle birlikte ölmez mi. Ne kadar gelişirse gelişsin veya olgunlaşırsa olgunlaşsınn her hayal kırıklığının ayrı bir uktesi kalıyor insanda. Şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor diye kaç kez daha çaresiz kalıp kendini soru yağmuruna tutabilir insan? Kaç yaşantısını daha içine gömmeli insan, yaşayabileceği hiçbir yaşantı kalmamış ve hiçbir yaşantıya uyum sağlayamamışken? Hangi yaşantı da kaybettikti kendimizi ve insanlığımızın kalan son parçalarını hangi yaşantı da tükettik veya herhangi bir yaşantı bize ait oldu mu gerçekten?

poseydon 0

13 Bir yıldız bir ağacın arkasından gülümsüyor bana. Bense bu duruma çok içerleniyorum. Zaten ay'da bir apartmanın arkasına gizlenmiş durumda. Sanki gökyüzü benimle saklambaç oynuyor bu gece. Ağaç ne ağacı bilmiyorum ama apartmandan daha iyi bir izlenim bırakıyor gözümde. Bir yıldız neden saklanır ki bir ağacın arkasına ya da bir ağaç neden bir yıldızın önüne geçer ki? Ne tuhaf, uzun zamandır bu tarz düşüncelerden uzak olduğunu fark ettim. İnsan mevcut bulunduğu noktada en az iki kişiden oluşur. Bunlardan birincisi geçmişteki kendisi diğeri ise şuandaki kendisidir. Ve ben bunu şuan çok iyi anlıyorum. Çünkü, geçmişte biraz fazla alakalıydım gökyüzüne ve gökyüzüne dair her şeye. Oysa şimdi bulunduğum noktada kendimle ve kendi iç dünyam ile o kadar meşgul bir durumdayım ki unutmuşum çoktandır yıldızları bile. İnsan ne kadar yaşardı ki zaten istediği her şey yolunda gitse bile yahut dertten kendi ile köşe kapmaca oynasa bile? Ne kadar kaçılabilirdi ki sınırları belli bir coğrafya da kendinden, ne kadar uzaklaşabilirdi? Suskun geçen günler yerini sessiz, acılı ve birçok bakımdan yaralı olan gecelere bırakıyor ve insan ne yapsa kurtulamıyor kendisinden. Belki bütün sorunların kaynağı kendisi olduğu halde böyle bir şey söz konusu dahi olmuyor ve edilmiyor. Her insan aynı yıldızda olmak istediği kişiden birkaç yıldız uzakta. Tek bakışa sığan bu mesafe nedense yıllar geçse de azalmıyor. Hayat mı kısa, biz mi az yaşıyoruz ya da en basittinden yaşamayı bilmeden yahut yaşamayı unutarak mi iştirak ettik dünyaya, hayatımıza veya mevcut yaşantımıza? Kaç yaşantıyla yaşayabilir ve kaç yaşantı sonucunda yaşlanırdı insan? Galiba insan hep yanlış şeyleri sorguladığından, düşündüğünden ve yanlış şeylere odaklandigindan asıl meseleleri göz ardı ediyor ya da kaçırıyor. Peki asıl meseleyi unutacak ya da gözden kaçıracak kadar ne oldu bize? Ve asıl mesele neydi?

poseydon 0

16 İnsan, zaman geçtikçe o boğulduğu acılar içinde yüzmeyi öğreniyor. Ancak yüzmeyi öğrenmesi acılarla baş edebileceği anlamına gelmiyor. Bu yeterliliği ile daha derinlere gitmek ve dibe dalmaktan kendini alamıyor. Bunu güçlü olduğu için yapmıyor. Başka türlü nasıl yaşandığını bilmediğinden yahut unuttugundan yapıyor. Güneşle kavrulmuş sarı kumlarla kaplı sahilde bir hayat olduğu ya da yaşanabileceğini algılayamayacak düzeye gelmiştir artık. Kendi özgürlüğünü acı çekerek yaşıyor insan, sanki özgürlüğü buna bağlıymış gibi. Sanırım kimse öğretmedi insana özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu. Her şey insanın kendini her şeyden bağımsız ve bağıntısız olarak yaşayabileceğine inanmasıyla başlamış olabilir. İnsan kaç defa yanlış anlayabilir bir şeyi ya da kaç defa yanlış anlaşılabilir yahut kaç defa yanlış anlatabilir? Gücünü anlamından alan birkaç kelimenin anlamını yitirmesi kadar aciz kalıyor her şey. Şimdi nasıl anlatılır ki bir acı yahut hiç durmadan kanayan bir yara? Hangi kelimeleri hangi cümlenin içinde bir araya getirip anlatmak istediklerini ifade etmekte yeterli olması beklenir ki? Bütün bu cümleler kendi içinde bir yanılgıya sahip. Hiçbiri bir soruyu ifade etmiyor çünkü. Evet, yanılgıları yalnız bundandır. Her şeyden sonra insan daha ne kadar zarar verebilir kendine ve daha ne kadar devam edebilir buna?

poseydon 0

14 Ne kadar oldu evden çıkalı, kaç saattir yürüyorum. İnsanlara pek bakmıyorum, sanki baksam bir şeyler ters gidecekmiş ve dinlediğim şarkılar anlamsızlaşacakmış gibi bir his var içimde. Bazen gökyüzüne bakarak yürüyorum, bir süre. Gökyüzü o kadar karanlık ki bu akşam, karanlığına dahil olma isteği oluşturuyor. Ne tuhaf! İnsan, daha iyi yaşayabilmek için kötü şeyler yapabileceği düşüncesinin sapkınlığıyla hayatını geçirebileceğini sanıyor. Ve bu yüzden mi bilinmez, en çok kendinden çekinir ve kendini yüceltir insan. Oysa bir bakıma herkese benzerken bir bakıma çoktan ayrık ve hatta bazen aykırı bir kişilik oluvermiştir. Zaman geçiyor ancak bu önemli değil, olmamalıdır da. Zamanla ilgili önemli olacak bir sey varsa o da zamanın nasıl geçtiği yahut geçirildiğidir. Yani değerli olan zaman değil onu değerlendirme biçimimizdir. Sandığımız kadar değerli değiliz ve karşımızdaki de sandığımız kadar değerli değil. Sadece tanıdığımız kadar değerli olma kapasitesi ve şansına sahip olan bir kişi.

poseydon 6

13 Gözlerim sürekli uzaklardaki karlı dağlara takılıyor. Ne arıyorum, ne görmek istiyorum bilmiyorum. Ancak bir şeyler var bu dağlarda, bakışlarımı üzerine çeken bir şeyler. Bazı günler dışarı adımımı atmıyorum. Buna gerek de duymuyorum. Sonra birden bir hapsolmuşluk hissi sarıyor bedenimi. Ruhum çekilmiş gibi cansız, soluksuz ve tekdüze geçiyor günler. Zaman, sanki bir hayalden ibaret, sürekli erteliyor kendini. Ve hayat; yaşayamadıklarımızın özeti gibi bir şey oluyor. Tutunduğumuz, tutunmaya çalıştığımız bir yaşantıdan başka hiçbir şey kalmamış elimizde. Son umutlar, son çırpınışlar, tükenmiş hayaller, kırılmış düşler kalıyor her insandan geriye. Hayalleri kadar var olabilme şansı sunulan insanın hayalleri parçalanıyor gözleri önünde ve bu yüzden mi bilinmez, insan korkar ve kaçar olmuş kendinden bile. Kendine bile gelemeyen insan kime, nereye gitsin ki şimdi, bütün bu olanların sonucunda. Bir şeyler çoğalıyor etrafımızda ve çoğaldıkça sanki bir şeyleri sömürüyor gibi bir halleri var. Hayat kısa, insan küçük, zaman hızlı, anılar yaralı, hatıralar kayıp, hayaller yılgın ve zaten yitik kalmış her şey. Günler mi güzel, geceler mi karar veremiyor ve kendimizi bir iç sıkıntısının içinde buluyoruz.

poseydon 0

14 Gecenin asla bilinmeyen vakitlerinde, saatlerin daha yavaş ilerlediği zamanlarda birkaç dakikalık ömrü kalmış bir kelebek hüznü var üzerimde. "Zaman unutuldu kardeşim" diyen şaire inandığım zamanlar bir utançla gelip yerleşiyor yüreğime. Doğmayacak güneşle inatlaşmayıp hatta ne güneşin doğmasını, ne yağmur yağmasını, ne de gelmeyecek birini bekliyorum. Zaten yeterince pişmanlık duyduğum anılarım bir bir hatırlatıyor ve tekrara sarıyorlar kendilerini. Her defasında güçsüzleşerek büyüyen bu acı topluluğunun çekici bir tarafı olduğunu da söylemeden edemeyeceğim. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyor ve düşünmüyorum. Nasıl yaşamalı diye düşünürken acaba yaşamanın da bir kuralı var mı diye sorguya çekiyorum kendimi. Cevabını asla tam olarak veremediğim ve asla cevaplayamadığım sorulara bir yenisi daha ekleniyor. Bütün bunları ne ara düşünür insan? Yıldızların çokça ve yeterince parlak olmadığı bir gece gözümüzün sokak lambalarının aldatıcı ve geçici ışıklarına yönelmesi kadar saçma ve kısıtlayıcı ve hayalleri öldüren bir tarafı olan bütün yapmacıklıkların sonu aynı sahteliklerle son bulacak sanırım. Ne zamandır yeryüzünde olduğunu anlamadığım kristalleşmiş ve iyice sertleşmiş kar kütlelerinin üzerine sapsarı vururken güneş, toprak kendini belli belirsiz utana sıkıla, bezgin ve çekingen bir tavırla belli etmeye çalışıyor ancak çamurlaşmaktan öteye geçemiyor. Ve ben bunu bir şeye benzetiyorum ancak ne kelimelerle ifade edebiliyor ne de resimlerle gösterebiliyorum. Bir düşüncenin bu tarz bir belirsizliğe sahip olması, sürekli zihni kurcalayarak bir karşılaştırma durumuna sürüklüyor insanı. 

poseydon 0

14 O da gündüzleri birçokları gibiydi. Anlam verememek bir yana anlamaya bile çalışmıyordu. Her şey güneşin çekilip gökyüzünün maviden laciverte oradan da siyaha bürünmesiyle başlıyordu insanlar için. Böyle zamanlarda insanlar en basit söz ve davranışların bile bir anlamı olabileceğine inanıyor ve her şeyin manasını aramaya koyuluyordu. Geçmiş bir zamandan geleceğe dair manalar çekip çıkarmak ne zordur halbu ki. Ne tuhaf insan bulduklarından ve bildiklerinden değil de, bulunamayan ve bilinemeyenlere tutunuyor. Bu, insanın bir şekilde hayata sarılması, bir yerinden yaşamaya çalışması olarak görülebilir. Ya da bütün bunların sadece bir arayıştan ibaret olması da muhtemel. Geçmiş, özlem duyulan bir zaman, gelecek belirsizliklerle dolu bir vakit ve şimdi elimizden her an kayıp gidebilecek tuhaf bir an. İçinde bulunmak yetmiyor. Bir yerinden benzeşmek ve yaşamak ve yaşamaya dair bir iz bulmak gerekiyor. Oysa bu betonlaşmış hayatlarımızda yaşamaya dair bir iz, bir belirti bulmak hiç de kolay değil. Ayak ileri mazide kaldi. Ormanlardan ve toprak yollardan oluşan o derin mazide. Sürekli ardımıza bakarak iç geçirdiğimiz mevcut zaman, çoktan terk edip gitmiş bizi ve biz sırtımızdaki bir çuval anı ile kalakaldık geçmişin ilerisi ve şimdinin gerisinde. Öyle bir kısılıp kalmışlık ki bu, ne ileri gidebiliyor insan ne de geriye. Sadece olduğu yerde birkaç hareketlenme yaşamasına müsaade veriliyor -çırpınma da denebilir bu duruma- ve bununla yetinmeyi öğrenmesi isteniyor. Biz de tam olarak böyle yapıyoruz. Ancak bu da yeterli gelmiyor onlara ve bu defa da şimdiyi atlayıp geleceğe ulaşmamızı istiyorlar ve bizi kırılıp kalmaktan dolayı suçluyorlar. Asla sonu gelmeyen bir sitemin merkezine bizi koyuyorlar ve biz giderek daha da uzaklaşıyoruz önce kendimizden ve sonra da birbirimizden. İçine hapsolduğumuz ya da hapsedildiğimiz karanlıklar, bir şimşek çakımıyla aydınlanıyor ve biz daha hiçbir şey göremeden her şey yeniden karanlığa teslim oluyor. Ve bu anlık gelen aşırı beyazlık görüşümüzü de bozuyor ve artık bir süre hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Eskiye alışmak için bile eskimeyi bekliyoruz ve bu giderek zorlaşan bir duruma dönüşüyor.

poseydon 0

18 Şimdi bir bahar gününnden kalma gecede gökyüzünde parlayan yıldızlarla sokakları aydınlatan cansız ve solgun sokak lambaları arasında gidip gelen bakışlarım arasında birçok yönüyle bana yabancı olan bu kenti düşünüyorum. Ne yapmalıyım diye soruyorum kendime. Sorular anlamını yitirip bir cevap beklemiyor bir süre sonra. Ardından "Hayat kısa elbette biz anlamadıkça yaşamı." diye hiç şairane olmayan bir cümle kuruyorum. Nedense üşumeyi bile unutmuşum ve ürkek bakışlarla bir şeyleri anlamaya çalışmayı. Ne tuhaf. Oysa birçok şeyi anlayabileceğimi düşünürdüm, kendimle kaldığım kalabalık gecelerde. Bir insanın yalnız kalabalığı korkutucu olabiliyor bazen ve zaten sürekli yitik bir mutluluk arayışı peydah olmuş içimde. Neye inanmalı kime güvenmeli gibi saçma sorular eşliğinde dinlediğim hep aynı şarkı ve aynı gün başladığım ikinci bir kitabın yürek burkan ve başka acılara açılma vaktinin geldiğini bildiren hüzünlü sesiyle öylece duruyorum. Durmak, beklemenin zamansız geleni ve hiçbir şeyin, hiç kimsenin gelmeyeceğini bildiğin bir eylem oluyor zamanla. Çünkü bekleyecek kimsen yoksa saçma sapan bir vakitte ve yine saçma sapan bir yerde öylece bir müddet durur zihninde tekrarladığın cümlenin gerçekliğini iyice anladıktan sonra yoluna devam edersin. Yol nereye mi çıkıyor, bu belirsiz. Ancak hiç iyi bir yere çıkmadığı muhtemel. Hangi yol iyi bir yere çıktı ki zaten. Acıdan ve birkaç hüzünlü ve belki biraz aptal bir gülümsemeyle hatırladığımız anılardan başka ne kaldı ki geriye? Pişmanlıkları da unutmamak gerek. En çok ya yaptıklarımızın pişmanlığından. Çünkü yapmadıklarımız, yapamadıklarımız hiçbir zaman bize ait olmamış, olamamıştır. Ancak yersiz verilen ve asla alınmayan ve karşılık bulmayan bir merhaba ya da selam gibi kalakalmıştır. Bizi kendimizle konuşmaya iten birkaç sözcükten ibaret bir şekilde. Şimdi daha kısa olan geceler sanki bütün ağırlığıyla önümüze koymaya çalışır gibi karanlığını tüm ışıklar solgun kalmış. En parlak yıldızı aramaya koyuluyorum ancak bir türlü karar veremiyorum. Sanki hepsi durgun ve ulaşacak bir yeri kalmamış gibi keskin bir yapmacıklıkla sadece görevlerini yapmak için mecbur kaldıkları için asılı duruyorlardı gökte. Gecenin bu vaktinde gölgesi bedenini terk etmiş eski bir canlı gibi duruyorum. Sanki geçen saniyeler her şeyi götürürken sadece canlılığıma dokunmuyordu ve bu bana çok manasız geliyordu. Hani her gün biraz daha yaklaşıyorduk sonumuza. Etrafınıza bakın kim bugün biraz daha yaklaştım sonuma diye bir cümle kuruyor hiç kimse. Havanın güzelliğinden ve o gün yapacaklarindan hatta birkaç ay sonra yapacaklarından planlarindan bahsederler ancak çoğu kimse sonuna yaklaştığını bırak söylemeyi düşünmez bile.

poseydon 4

15 Her şey mutlak bir suretle yarım, eksik kalmış gibi bir hal almış. Zamanın gerisinde, geçmişin gölgesinde, anıların hücumu altında geçen günler ne kadar eskidi bilmiyorum. Anlamak istemiyorum. Erken gelmiş geç bir ölüm kadar manasız kalıyor bazı şeyler. Hayat zaten ötesi belli olmayan bir karmaşa, Her an insanı daha fazla belirsizliğe sürükleyen. Aldanıp kapılmış gibi bir akıntıya çok sonradan fark ediyoruz. Zamanı aldatmış bir kelebek gibi olduğu yerde kalmış ve eskimiş, nasıldır bilinmez bir şekilde eskitilmiş. Bazen düşüncelerde yaşamak kadar zorlu bir duruma gelen her şey, sahte davranışların ve sözlerin tesirin altında yitip gidiyor. Düşler kırılalı ne kadar oldu ve ne zamandır hayal kurmayı bıraktı insan. Özlem duyulan çocukluk mu yoksa geçmiş hayaller ve masumiyet mi? Her şeyin kirlendiği ve bir yerinden pisliğe bulaştığı şuanda geçmişin bu kadar çekici gelmesinin başka manaları olabilir mi? Bu manalar ve mana arayışları insanı sürekli bir sorgulamaya ve şüphe duyma güdüsüne ve isteğine yönlendiriyor. Davranışları yorumlamak bu kadar kolay mı? Sözleri olduğu gibi anlamak istemiyor ve çeşitli manalar arıyoruz. Bazen farkında olmadan, bazen bile isteye. Düşünmekten yoruluyor ve sürekli çelişkide kalıyoruz böyle yapmakla. Oysa insan bir yanıyla herkese güvenmek isterken, bir yanıyla da güvenini sorgulayacak şeyler arıyor. Bu birinci ben ve ikinci benin çatışmasıdır. İnsan ne kadar kendini aldatmak isterse o kadar uzaklaşıyor kendinden. Çünkü bu durum yani kendini aldatmak durumu başkalarını aldatmaya benzemiyor. Zor olan ve insanı sürekli eşeleyen bir tarafı var bu durumun. Peki birinci ve ikinci benin savaşını kim kazınıyor? Biz hangisinden taraf olursak o mu yoksa bu konuda farklı şartlar mı var henüz bizim bile farkına varmadığımız? Kendimize yakıştıramadığımız ancak bir şekilde yapmış bulunduğumuz davranışların ve söylediğimiz sözlerin sorumluluğunu yine biz alırken bu durumun asıl sorumlusu olarak hangi beni öne sürüyoruz içten içe. Zaten bunu anlatmaya ya da göstermeye çalışsak nasıl başarabiliriz ki? Şimdi bütün bunların sonunda sessizce beklediğimizi sanıyoruz ancak bu bile kendimizi aldatmaya çalıştığımızın bir gösterisi olabilir. Çünkü kimse sessizce beklemez. Her bekleyiş bir sitem ve haykırış barındırmaz mı içinde? İnsanın en sessiz göründüğü anlarda birincisi ile ikincisi sürekli bir çarpışma hatta savaş diyebileceğimiz bir mücadele halindedir. Her şeye rağmen hangisinden yana olmalı ya da hangisini kontrol altına alıp hangisini özgür bırakmalı?