yazarfencelebi
yazarfencelebi
merhaba elva...
yazmadım çoktandır unuttum varlığıni yokluğuna kattim.
yüzüm de pek yok bu aralar sana yazmaya bir şeyler söylemek geçiyor içinin kıyısından ama nasıl baslarim bilmiyorum... bilsem neler yazacagim sana.
nasıl başlanır ki söze?
ne söylersin de devamını okutursun hikayenin?
bence soruyla başlamak gerekir ilk önce...
çünkü soruyla biraz düşünce biraz merak biraz da hüzün girer sözlere tıpkı hayata ilk başladığımız daki gibi.
ağlayarak dünyaya geldiğimiz söylenir ya hep, doğru mudur bu peki?
ben katılmıyorum buna çünkü bedeninim benden habersiz çıkardığı seslere ağlamak denemez çünkü ilk defa ağladığında bütün zerrelerini hissedersin ve hepsini tek tek yakıyorlar sanırsın...ben doğunca ağlamadım. doğduktan yıllar sonra ağladım ilk kez. ağlamakla beraber birkaç kelimeyi de idrak ettim ve bir daha asla unutmadım onları. ve ilk kez ağlayana kadar çok güzeldi hayatım. fakir bir aileydik, çok sıkıntılar çektik, yada çekmişiz ben pek hatirlamam çünkü küçükken benim parayla hiç işim olmamıştı. abimin eski kıyafetlerini giyerdim ve genelde o yılın modası o olurdu bana. birkaç arkadaşım vardı mahalleden onlarla birlikte eğlenirdik akşam ezanlarina kadar dereye gider yuzerdik meyve ağaçlarına çıkar doğuncaya kadar yerdik eşsiz manzarasıyla ve bir lira hesap ödemezdik onca meyveye. abimin kıl topraktan yaptığı oyuncaklarla oynardik kimi zaman, kimi zaman ise bilyelerle akşama kadar eğlenirdik, bulduğumuz şişeleri top yapardık vururduk sağa sola... bir pet şişeye tekme atarken dağ başında carlos olurdu adımız hayatımızda futbol topu bile görmeyen bizlerin. çok güzel oyunlar oynardık ama hangi oyun olursa olsun akşam ezanı okunduğunda eve koşardık akşam yemeği vaktiydi çünkü ezan yer sofrası kurulur herkes sofraya toplanırdı bin bereket yerdik allah ne verdiyse sonra akşam muhabbetleri başlardı kimi zaman oturur köydeki ne varsa dinler kimi zaman ise odanın kenarında bir karton kutunun içine girer hayal kurardim. kapkaranlık olurdu kutunun içi, mutlu olurdum. karanlık benim için bulunmaz bir şeydi... gözlerimi kapatır bir şey hayal ederdim ve ettiğim şey bir adım ötede gibi olurdu o karanlık sihirli perde gibiydi sanki hem ne koyarsam hayalinde oraya ordaymis gibi hemde bir yandan ailemin sesini duyduğum için sonsuz bir güven hissi... kısacası çok güzeldi her şey kutunun içinde taa ki bir gün sigamaz oldum o kutuya işte o gün başladı tüm sorunlar... önce birkaç kelimeye alerjim oldu ve nerde söylenirse söylersin canımı yakacak düzeyde ''baba'' gibi mesela ''ölüm'' gibi... sonra bir kez düşene bir tekme atıp bırakmadığını öğrendim hayatın ... bir iftiraya ugradim ailem yanımda olmadı ve 13 yaşında koca bir adam olmak zorunda kaldım... hem de tek başıma... yıllar geçti her şey geçti öyle yada böyle hep tek olduğuma inandim... ne zaman bir şey var desem, biri var desem olmadığına ikna etti beni hayat ... sonra hiç kimseye bir şeyler anlatmamaya karar verdim... ne zaman anlatmaya kalksam birilerine yargilariyla kovaladilar beni, sert yollardan geçtim. kıramadım kimsenin ön yargısını.. ama bazen kendimi
bir deniz kenarında kıyıya vuran bir ağaç dalıyla sohbet ederken buluyorum çünkü onların hiç önyargısı olmuyor bana karşı , bazen de ben ağaç dalı oluyorum. saatlerce denizin gelen dalgasını izliyorum, İnsanlar saçma geliyor bana konuşmak istiyorum, ama nafile.. aynı dili kullanamıyoruz kimseyle, ben denizi seviyorum diyorum onlar diyor ankara...
her zaman böyle miyim? hayır elbette herkes gibi kahkahanin ardında aldım hayattan bileti.. gülerek, eğlenerek geçiyor ama bazen koca bir kahkahanin ortasında ansızın bir hüzün çöküyor, işte öyle anlarda hiç bir şey mutlu etmiyor. ve mutluluktan ziyade hüzün daha bi gerçekçi geliyor. bi alıntı yapmak lazım burada ''ya hüzünle geçer günlerim ya yüzünle, hangisini daha çok sevdim bilemedim'' tam screenshot almalik söz, sonra da sosyal medyada afilli bir edebiyat timsali.. çok uzak geliyor bunlar bana.. sus diyorum sus ertuğrul.... ha hiç mi yapmıyor değilim yapıyorum ama saçma olduğunu bilerek. tamamen normal biri görünmek için. yoksa zaten ben bu çağın insanı değilim.
50 lerde olmaliydim ben teknolojiden uzak...
60 larda olmalıydım ben yalan dolandan uzak
70 lerde olmalıydım ben arabalardan uzak.
çok yanlış yilda yaşıyorum ben, benim zamanım değil bunlar.... içimde bir 20. yy beyefendisi var gibi bu dünyaya alışmaya çalışan.. özlüyor gibiyim yasamasam da 20.yy in başlarına gidesim var. sanki o zamanlar daha bi kolaymış şair olmak, bende yazardım gibi geliyor üvercinkayi 60larda, gök ki televizyon yok ki telefon, internet yok ki, hasret var o zaman özlemek var , sevda birikmesi var, şimdi birekemiyor hasretimiz dünyanın öbür ucuna birkaç tuş mesafesedeyiz.. İstemiyorum ben bu hizliligi ... geri alsınlar dünyanın saatini. her yıl bir saat geri alındığında bile mutlu olurum gitgide insanligimiz bitiyor çünkü makineden olmaya az kaldi...
bunca şeyin arasına bir de birkaç gram kendi dertlerim girince işte böyle dusuyor çenem yazarım aslında daha çok devam ederim, ama geçti şimdilik sinirim.. güneş güzel doğdu yanımda da kedim :) biraz koseye ittim dertlerimi şimdi sigara vakti :)

Cevaplar