Eleni
kendimden büyük bir kıyafet giydim sanırım. büyüdükçe de benim olur aforizması işe yaramadı gibi frank, sen ne dersin? kıyafetin içinde kayboldum, nefessizlikten öldürdü. o sevmediğim yağmur var ya. şimdi yağsın işte. kimseye değil, bir şeylere değil. yağmura ihtiyacım var. kollarımda hâl kalmamış gibi, bir yanım felçlenmiş gibi. kalkamıyorum lan üstesinden. korkak bir savaşçıyım. onlar ise vermişler zırhı, atak yapmam bekleniyor. yapamıyorum işte. zırh ağır geliyor, adım atamıyorum. aşınıyor zırhım, yağmura ihtiyacım var. sinirden mi, üzüntüden mi bilmiyorum. aşınıyor lan zırhım. tutamıyorum, dökülüyor her yanım. varsay ki gerçekliğe meydan okudun ve yanımdasın frank. baktığım uzaklardan gözlerimi hiç ayırmadan sırf sen fark etme diye, görme diye sen tarafındaki göz yaşlarımı siliyorum. sen dışındaki tarafını silmeye yeltenemiyorum. İçim kan ağlamamalı.


Eleni
geçiyor mu zaman?

frank: geçiyor eleni.
Eleni
size kısa bir yazı gibi gelecek olsa da bana göre bir hayli uzun.

ellerim üşüdü.
Eleni
İç açısı verilmemiş üç nokta ile biten bir çokgenin kaç gen olduğunu bulmayı deniyorum frank. sessiz ol lan! İşte bu bulma yolunda ilerlerken çözüm dışında her şeye denk geliyorum. kaan’ın da dediği gibi yorgunum, ağrılar, kırıklar, ezikler, çizikler var. hatta bunlar yetmiyor; hap var, cigara var, ex var, roj var, taş var, ne ararsan var yani. sana ne lazım abi? söylediğim ilk cümle var ya hani. onu şöyle dizimizin dibine çekelim, bir de “kendimi çok yüksek bir binadan atmış da ölmemiş gibiyim” cümlesini. şimdi anladın mı o aptalca cümlemin ardında yatan çaresizliği? derdimi açık açık anlatamayacağımdan değil kelime oyunları yapışımın sebebi, aksine anlatmak istemeyişimden ve de bu istemeyişin içinde barındırdığı anlasınlar isteğinden. kendimi şarkı sözlerinin başrolüne aktardım, şarkılar söyleniyor. İki zıt kutup misali figüranlığa itiliyorum, şarkılar bitiyor. niloya’nın ismini bilmediğim herif arkadaşını üstleniyorum. “niloya git, yalnız kalmak istiyorum.” diyorum. niloya “peki” diyerek olduğu yerde put gibi kalıyor. dönüp “yalnız kalmam için uzaklaşman lazım.” diyorum. bu sefer de bir adım geriye atıp “şimdi yalnız mısın arkadaşım herif?” diyor. aklını si. si. si. seveyim niloya. neredesin diyemiyorum! hemen arkadaşının arkasında, tam da sırtından bıçaklayabileceğin en yakın yerdesin. ben ise oturduğum dere kenarında ayaklarımı sarkıtıyorum. nazım’ın piraye’ye yaşattığı kırgınlığı üstleniyorum bu sefer de. bak karşim; burada “hayat bna feyk atıyoo ama bhen fakir dğlm. .s” tribi, nazım’ın kolundaki saatte “senin adını kol saatimin kayışına yazdım piraye.” sözü ve bu sözün asıl gerçekliğinde ise kayışta ismi yazılı olan vera var.
Eleni
efeniim selamlar!

laf söz arasında aklıma geldi bir kaç şey zırvalayayım dedim. "biz çocukken" bundan daha da küçükken yani, tahminen velet iken komşu çocuğunun bilgisayarı değil de atarisi vardı. olmayanların ise hiperaktif manyak bir çocukluğu. İtiraf ediyorum ben atarisi olan şu komşu çocuğuydum ama bu hiçbir zaman çılgın çocukluğuma engel olamadı. ağaç dallarının lades kemiğine benzeyen kısımlarını bulur sapan yapıp millete suikast girişimleri düzenlerdik. kafası gözü dağılan yaşıt veletlerimiz "anneaaağğ" diye ağlayarak eve koştururken biz de yeri gelir kendimizi onlardan biri olarak bulurduk ki namussuzlar az ağlatmadılar. genellikle taş değil de ağaçta yetişen bezelye türevi yeşil yeşil mermilerimiz olurdu. (çok da acıtırdı, ağlatması normal.) o dönemlerde 1 lira yerine 1 milyon vardı, fazla zengindik. sahip olduğumuz 1 milyon bozukluk yerine bir kağıt parçası idi. şimdilerin 50 kuruşu o zamanları 500'ü idi ve kusura bakma 1 liracığım boyut olarak seni gebertirdi. 5 kuruş en küçük para dilimimiz değildi o zamanlar, bizim en küçüğümüz 1 kuruş'tu. şimdilerde 10 kuruştan aşağı alamadığımız sakızları biz 1 kuruş abimiz sayesinde 5 kuruşa 5 tane sakız gelecek şekilde hunharca çar çur ederdik. eskimolarımız vardı bir de! meybuzlarımız yani. çubuğun bitiş kısmına doğru düğüm atar (evet evet düğüm tecrübem buradan geliyor.) ilk bulduğumuz kaldırıma oturarak yol kenarından bulduğumuz avucumuzdan büyük bir taş ile eskimoyu tuzla buz edererek yemeye hazır hale getirirdik. tuzla buz olan meybuzumuz çubuğundan çok pişmiş etin kemiğinden bir çırpıda ayrılışına özenerek tek celsede ayrılırdı. çubuğumuz ayrıldı mı? ayrıldı. attığımız düğümü daha da sağlamlaştırıp en alt köşesine minik dişlerimiz ile bir delik açardık. (dişi dökülmemiş olanlar çok şanslıydı.) sonra hüplet gitsin! her sabah "simiaatçiğğğh" sesleri ile uyanır "anağ anağ varsın çek git şurdan bana bir simit al." şeklinde sızlanırdık. anne yüreği işte, dayanamaz alırdı. düşen susam tanelerine çocukluğumuzu bırakır bir kuşun gelip midesine indirmesine sebep olurduk. bayram harçlığımız vardı, "-dı" diyorum çünkü büyüdükçe "eşek kadar oldun ne harçlığı?" cümlesinin arkasına sığınarak kestiler elimize geçen maaşımızı. İşte o bir zamanlar var olan harçlıklarımız ile her bayram suikast girişimlerimize devam etme amacı güden tabancalar alırdık. (tabii ki de su tabancası değil! bildiğin boncuk boncuk mermileri vardı.) mermilerimiz bittikçe 10 kuruş verip ekstra mermiler alırdık ama renk renk! mavi vardı, kırmızı vardı, mor vardı, sarı vardı, vardı da vardı. ben hep sarıları alırdım, nedendir bilinmez. bir de bu paraların kurban olduğu çatpatlar vardı. belki bilmeyenler, görmeyenler, ilk kez duyanlar, bilip de ismini hatırlamayanlar vardır. bu sebeple bu resim o şahıslara;




İşte bu naçizane bok rengi şey (siz pembe sıçıyorsanız üstünüze alınmayın.) meybuzlarımızı kırdığımız taşlar ile ortalığı duman ederdi. vur bir tanesine ve çat! vur bir daha pat! şimdi ayıktın mı ismi nereden geliyor? aferin. bunlara kafa göz dalan torpiller vardı bir de ama benim kaba etim hiç yemedi onu ateşlemeye. evet tırsaktım. elimden kıymetli misiniz lan? değilsiniz. o zamanlar "inşaata topu kaçtı." denilmezdi. cesur yürekli çocuklardık oğlum biz. "itolit git şuradan alçı kaçır da gel, biz k*çını kollarız." cümleleri eşlik ederdi bize. cidden de korurlardı, ciddili bak. şimdi diyeceksiniz ki "alçı ne alaka be .s" sabretsene evladım. kaç aylıksın sen? o alçıları yere seksek çizmek için kullanırdık. bizim pelinsu'nun ablası vardı hatçe o hep kelebek çizerdi. şimdilerde dudağını büzüştürüp karda yaptığı kelebekler ile meşhur kardeşi. beş taş oynardık lan. çok tatlı taşlar bulurduk, ismi gibi 5 tane. bir tanesini havaya at, yerden bir taş al, sen diğer taşı alamadan havaya attığın taş (tek elinle yapacaksın tabi her şeyi, aynı elinle yani.) düştü mü? öldün çık. bir de koca koca taşları üst üste koyup top ile devirmeye çalışırdık. yakar top vardı ayrıca diğer ismi ile ortada sıçan (yok gerçekten s*çan değil, farenin dayısı olan sıçan). topu tutan can tutmuş olurdu, millet tuttuğu canları başkalarına verirdi, ben vermezdim. neden veriyormuşum! güzeldi be benim çocukluğum. aklıma bunlar geliyor sadece ama bunun bir o kadardan fazlası da aklıma gelmeyenlerde var. çabuk geçti gibi frank.
Eleni
kimileri renkleri sever, meyveleri, kokuları, boyaları, çiçekleri, bulutları, gökyüzünü, denizleri, vb. sever. sever de sever. hatta yeri gelir kimileri de yılanları, akrepleri, aydınlıkları, hamam böceklerini, vb. sever. onlar da sever de seveer! sevilir mi be onlar tiksinçler. sevecekseniz güzel şeyleri sevin korkunçlu şeylere ne gerek var. yarasaları sevin mesela. geceleri uyanık kalışlarını, gündüzleri uyudukları uykuyu sevin. en çok da uykuyu! sevilmez mi uyku dediğin efsane sevecenlik abidesi? sevilir tabi. hiçbir şey olmasın mesela. (temel ihtiyaçlarını karşılayabileceğin şeyler hariç tabi. İçinde mi kurusun lan?!) bir sürü uyku olsun, fazlası ile bir sürü hem de. uykuyu sev, uykuyu. :/ sevgili gibi, aşk gibi, kardeş gibi, dost gibi, gibi de gibi. uyku güzel şey, bir de sonsuz uyku var ya hani. tabir-i caiz ise “ölüm”, işte herkes sevmez onu. korkar yani ama öyle böyle bir korku değil. bu yüzden es geçecem onu. biz az ve öz olan uykudan devam edelim. aynen be çok uykum geldi diye bu kadar uykulu cümleler kuruyorum frank. buna da dua et gevşek! “uykusuz gecelerden uykulu halim ile uyku dolu gecelere uykusuz kalıp direnerek uyumaya özlem çeksem de uyumamayı seçiyorum.” şeklinde saçma ama bol uykulu cümleler de kurabilirdim ama kuruyor muyum? kurmuyorum. çoğğk sefiyom bn yha. .s sizi değil, uykuyu. hem ne diyor nazım’cığım?

uyku güzel şey, ümitli şey,
dünyanın en rahat yatağında, kesintisiz uykuya dalmak gibi bir şey
fakat artık kısa uykular yetmiyor bana,
ben artık uyuyup uyanmak değil, sonsuz uykuya dalmak istiyorum.

şiir böyleydi! (size ne nazım’ın şiirini nasıl değiştirdiğimden?.)

Eleni
geldi namussuz, karıda kızda takılı kalmış. 😡😋
Eleni
frank 2017'de hapis kaldı, alıp gelin be. fraağğğnk! 😯😶😔😢
Eleni
frank 2017'de hapis kaldı, alıp gelin be. fraağğğnk! 😯😶😔😢
Eleni
sonunda yarın gece saat 12 itibari ile şu illet 2017 son buluyor. kime ne getirdi bilmiyorum ama bir insana iyi şeylerden çok kötü şeyler getirir mi lan? evet getiriyormuş. bir verdiyse on aldı benden. hayır 2017’yi de suçlamıyorum, insanlar ortak çocuğu. hem de orul orul ortak çocuğu. İçine ettiler senemin. oysa 2016’nın bitmek üzere olduğu saatlerde böyle miydi? değildi tabi. güzel dileklerim vardı. hiçbiri gerçekleşmedi be! gerçekleşenler de kötü sonuçlandı, bu yüzden onları da gerçekleşmemiş sayıyorum. şimdi ergence triplere girip “neden ben?” demeyecem ya da halil sezai gibi “isyaaağğn” diye şarkılara yeltenmeyecem ki bakın, buradayım. öldük mü? ölmedik. nefes alıyor muyuz? alıyoruz. almasak yaşar mıydık? yaşamazdık. nefes aldığımıza göre yaşıyoruz yani anlatabildim miğ. 2018’den de hiçbir şey istemiyorum. İsteyince olmuyor zaten. sağlıkmış, huzurmuş, paraymış hiçbirini istemiyorum. yeter da, bir salın. onu bunu düşünmekten helak oldu senem. lan 2017! sana çok sinirliyim. :/ frank da sinirli. onu benim gibi bir ruh hastasının hayal dünyasına iliştirdin. onun suçu neydi? ben de seni seviyorum frank. :* ne olur, neler yaşanır hiçbir fikrim yok ama ne 2017, ne de 2017 gibi bir sene yaşanmasın, daha kötüsü de yaşanmasın. bunu sadece kendim için istiyorum. herkese kötü değildi. çok mutlu olanlar vardı lan. kıskanıyorum sizi aşağılık herifler. “ağla” dediğinizi duyar gibiyim, no merak. üzerine bir de kudurup zırlayacam.
Eleni
bedenimi o yazın sıcağında serinlemek adına ruhumu güzel bir varlığa teslim edercesine serin sulara bırakmıştım. daha doğrusu henüz bırakamadığım bir andı, sebebi ise tamamen suyun gerçekten de akan sümüğü donduracak derecede soğuk olmasıydı. adım adım, usulca ama fazlası ile usulca, emekleyen bir bebeğin afallayışı ile çakıl taşlarını geçerek ki her bastığım çakıl taşı ayağıma ciddi hasarlar vermemekle beraber dikenler batıyormuş gibi bir acı veriyordu. hiç unutmam! yalın ayak gezmemin cezası işte. zaten denize sandalet ya da ayakkabı veyahut terlikle girecek değildim, çok istiyorsanız kendiniz girin. birkaç acı dolu adım sonrası bir maviliğe ulaşmıştım. huy mudur, refleks mi bilinmez. suya yaklaştığımda önce ayak parmak uçlarımı batırdığım suyun derecesini ölçme girişiminde bulunmuştum. o soğuk su “bu ne be!” diyerek titrememe ve soğuktan ötürü irkilmeme sebep olmuştu. denize aşıktım. değil soğuk su, kaynar su dahi olsa hiç düşünmeden girerdim. bu da aşık olunca kör olmanın bir göstergesi sanırım. vazgeçmeyip yavaş yavaş üzerine bastığım taşlara meydan okurcasına geri adımlar ile koşa koşa birkaç metrelik uzak bir mesafeye gitmiştim. hayııır düşündüğünüzün aksine acımamıştı ayakçıklarım, salgılanan hormonlardan olsa gerek. çok ötede bulunan bir cafede çalan bir şarkı eşlik ediyordu o gün bana ve tabi ki de en çok güvendiğim varlık, yalnızlığım. evet yalnızdım, tek başımaydım yani. bulunduğum yeri umarım hatırlıyorsunuzdur. hah! İşte tam oradan “tabana kuvvet” diyerek arkamda atlılar varmışçasına denize koştum. önce ufak bir şok, sonrasında ufak bir alışma süreci ve bam! sudan artistçe bir çıkış. şaka be şaka artistlik söz konusu değildi, her ne kadar kendimi o an göremesem de saçlar inek yalamış gibi bir şekil almıştı. suya alıştıktan sonra yüzmek yerine nedendir bilmiyorum, hani amacım neydi? onu da bilmiyorum. kendimi sırtüstü suya atıp suyun üzerinde kalmaya çalışıyordum. ara sıra kulaklarıma kaçan su yüzünden cafeden gelen şarkı sesini duyamıyordum ve tam batacakken kendim doğrulmaya çalışıp daha da çok batıyordum. salak işi ama ben gayet keyif alıyordum frank. uzunca saçmalamalarımın ardından denizden çıkıp şezlonglardan birine yönelmiştim. bütün düşüncelerimden arınmış gibiydim. birkaç adım sonra oturacağım yere gelip oturarak az önce tenimin örtüsüne büründüğü denize bakmaya başlamıştım. deniz tenimi, tenim denizi taşıyordu. zihnim ise arındığımı sandığım düşünceleri. gibisi gerçekten de vardı, düşüncelerimden arınamamıştım. ama sonrasında o düşüncelerim soyut da olsa okyanusları keşfetti ve artık okyanuslara da aşığım.
Eleni
bundan seneler önce bana bir şans verilecek olsaydı, bu şansın hep geçmişi değiştirmek olmasını isterdim. İsterdim çünkü yaptığım hataları düzeltmenin her şeyi düzeltebileceğine inanırdım. İnançlarım doğrultusunda vardım ve gelecek için çabalamayı koca kafamın sağından, solundan, önünden, arkasından, içinden geçirmezdim. benim skalamda doğuşum ve geçmişim varken bugünüme, geleceğime dair hiçbir şeyim yoktu. İnsanların kafalarını yastığa koyduğu an söyledikleri o ender “ulan! keşke şunu da söyleseydim” cümlesini ben yaptığım hatalara karşı “bok vardı da yapmışım, “keşke” yapmasaydım.” şeklinde söylerdim. geçmişe karşı tutum ve takıntılarım ile hayatımı alt üst ettiğim zamanlara dahi şahit oldum, tanıklık yaptım. yeri geldi kolay kalktım, yeri geldi yine kalktım yani. :d İnsan isteyince başarıyor ben çok zaman sonra buna inanır oldum. eski düşüncelerim yerini hep “kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün çok da umrumda ben kendim için varım.” cümlelerine bıraktı. çok zaman sonra fazlası ile vurdumduymaz bir kimliğe büründüm, çoğu şeyi ki bu şeyler bir hayli fazla umursamaz hale geldim. geçmişimi unutmaksızın bugünüme ve geleceğime odaklandım. geçmişi istesem unuturdum da “geçmişini unutanın geleceği olmaz” sözlerine kanıp unutmayı reddettim. reddetmiş olmam aynı hataları yapma eşiğine geldiğimde kendime ket vurup “yapma be, yaptın zamanında bir halta yaramadı.” diyerek geri dönüş yapmamı sağlıyor. şu sıralar; bugünüm güzel, geçmişim umrumda değil, geleceğim muamma olsa da benim geleceğim yarınlar frank ve o gelecek bana ait. yani şöyle ki bundan seneler önce bana verecekleri şansı, vermediler hiç ama olsun. bugün karşıma geçip “bir şans kazandın seni çılgın, ne istiyorsun?” şeklinde sunsalar, bu kesinlikle geçmişimdeki hataları amaçsızca telafi etme isteği ile heba olmaz. olmaz çünkü etmem, beni seven böyle sevsin. ben olur da böyle bir şans sunulursa diye "ne istesem" şeklinde düşünürken varsa hatasız bir kul, atsın ilk taşı bekliyorum.
Eleni
kumsalı gören yürüyüş yolunun biraz ilerisinde bulunan bankta oturmak yerine bir çalı ağacının dibinde oturmayı tercih etmiştim. dalgındım, yorgundum, ara ara ağlar, ara ara da “bunlara mı ağlıyorum?” diye düşünerek tebessüm ediyordum. etrafımdaki sesleri sesi sonuna dek açtığım tek bir müzik ile yok saymıştım. gürültülü bir ortam olması olanaksızdı aslında, gecenin bir vakti orada ben gibi bir deli dışında kimin ne işi vardı ki (sahil güvenlik hariç)?. hava biraz soğuk, çok az da sıcaktı. siz bu havaya ne dersiniz bilmiyorum da ben boktandı diyorum. öyle boktan bir havada oturmuş saçma sapan düşüncelere esir oluşumdan kurtulmaya çalışıyordum. yürüyüş yolunda yarım saat ara ile sahil güvenlik devriye atıyordu, her yarım saatte bir 2 farklı yüz görüyordum. dedim ya yorgundum, istemsiz ruhumun yorgunluğu bedenime de yansıyordu. ufak kum tanecikleri ile dolu zemine bıraktığım ellerimden destek alıyordum. yanımda duran kitabım dalgınlığımın son raddelerindeyken kendime gelmemi istercesine rüzgarın etkisi ile yapraklarını çeviriyordu. polislerden birinin dikkatini çekmiş olsam gerek ki kimin dikkatini o saatte kim neden çekmesin? akıl işi değil. son geçişinde bulunduğum yere bakarak geçip gitmişti yanımdan. bu sefer yarım saat ara ile devriye atan yürekli polis süreyi yarıya indirip geri gelmişti. gelmişti de bu sefer öylece çekip gitmemişti yanımdan. yanımda durduğunu fark edip kulaklığı çıkarmam ile “iyi misiniz?” sorusuna maruz kalmam bir olmuştu. oysa iyiydim, ağlamayı keseli saatler olmuştu. ufak bir tebessüm ile “iyiyim, teşekkür ederim.” dedikten sonra “kimliğinizi görebilir miyim?” demişti. tabi isteme sebebini tuhaf karşılamamıştım, bulunduğum şehir o saatte sahilde birinin oturmasının sağlıksız olacağı bir şehirdi. yine de “neden?” diye yönlendirdiğim sorunun yanında içimden “hayvana bak be!” demiştim. aslında biraz ısrar etse yapabileceği hiçbir şey yokken her şeyi anlatacak kadar doluydum. kimliğimi uzattım, bekledim, telefon ile aradığı kişiye gbt sorgulattı, kimliği uzattı, çilekli link sevmem. tam “tamam gidiyor işte kaldığım yerden oturmaya devam ederim.” demişken anlamışçasına “üzülmeyin, hiçbir şey için değmez.” diyerek yanımdan ayrıldı. o cümlenin ardından ben salya sümük ağlamaya başladım frank.. tabi ki şaka! “üzülmüyorum.” dedim kısık bir sesle, zaten bağırarak söyleseydim bile kimse duymazdı, duyamazlardı. şu an çoğu şeyi duyamadıkları gibi.
Eleni
büyük umutlarla keşfe çıkıp da her adımda ne olur, ne olmaz kaybolmamak için ardına ekmek kırıntısı olarak umutlarını serpmeye benziyor bazı şeyler ve sen ilerledikçe frank yani biz işte, bizler ilerledikçe serpecek umutlarımızdan eser kalmıyor. bir süreliğine, kısa, çok kısa bir süreliğine bulunduğun yerde duraksayarak başından geçenleri bulunduğun yere nasıl, ne şartlarda geldiğini gözden geçiriyorsun. keşfe çıktığın yollarda kaybolmamak için feda edilen umutlara yazık edildiği geliyor aklına. sonra bir heves sırtını çevirip arkana bakıyorsun ve o arka tam olarak senin geçmişin oluyor. baktığın da ise gördüğün tek şey hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığından başka bir şey olmuyor. eğilip serptiğin umutları toplamaya çalışıyorsun ama toz, toprak bulaşan umutlardan elin de kirleniyor. elinin kirine bakmaksızın bir bir avuçluyorsun umutları, avuçladığın umutlar kirlenmiş de olsa bir anda yeni keşiflerinde hep yanında oluyor ama bu sefer akıllanmış oluyorsun, gereksiz çar çur etmiyorsun. nereye gideceksen kaybolma riskini göze alarak kirli umutların ile gidiyorsun. ben şu an o yollardan birindeyim frank, elimde kirli umutlarım ve kaybolmayı göze alarak ilerlediğim bilinmeyen bir yol.
Eleni
bugün gürültülü bir sessizlik hakim düşüncelerimize. sana da oluyor mu? hani etrafında herkes konuşup bir yerlere koştururken kendini bağımsız görüyor musun yaşadığın o andan. sanki herkesin bir yerlere yetişme, bir işleri yetiştirme çabası varken kendim işlevsizmişim gibi. sonra toparlanıp bir şeyler yapmaya koyulacakken ne yapacaktım ki ben ruh hallerine bürünmek ve büründüğün o ruh halinden gerçekten ruh gibi çıkıyor olup hiçbir şeyi başaramıyor olmak gibi.. çok anlamsız her şey. belki de frank, belki de haklısındır. bize galiba bir mucize lazım ama o mucize hangi kopmak üzere olan halatı onaracak hiçbir fikrim yok. korkularım devreye giriyor burada ve bilirsin yüzleşmekten korkuyorum. o halat darağacında bizi ölüme götürecek olan halat da olabilir. İyi ama ölüm bir mucize midir ki? korkmak sanırım lüzumsuz bu yüzden lütfen bir mucize olsun frank.
Eleni
yolunda gitmeyen bir şeyler var frank. bize beklenenler hep gelir demişlerdi. biz mi doğru yerde beklemiyoruz, doğru zaman değil mi beklemek için? ya da ne bileyim gelesi mi yok beklenenin. haklısın bu gidiş ile beklenen gelmediği için ortada bir bekleyen de kalmayacak. ya var ya çok adice. özlemek güzel derler bir de neresi güzel. İnsan özledikçe haşereler özlediğin yerlere gelip yuva kuruyorlar. yetmiyor onlara yaşamaları için uygun ortamı oluşturup kendini kurban ediyorsun. evet bunu kendi kendine acı veren bir mazoşiste dönüşmekten farksız olduğunu kanıtlamak için anlatıyorum. şu kendine iyi bak sözüyle de aram bozuk. nasıl bakılır ki? hadi baktın diyelim, gerçekten iyi bakılacağını nasıl umar bir insan. yarım bırakılmış bir insan nasıl iyi olur ya aklım almıyor. artık bana kendine iyi bak diyen olursa yok elden ayaktan düşecem ben, kötürüm olacam diyip umursamayacam (umursamayacağım).
Eleni
hep bir sorunla yine yeni yeniden merhaba. bugün de midem bulanıyor, sanırım çok fazla sigara içtim. hemen anlatıyorum derdimi frank! son zamanlar da ki bu zaman bir hayli uzun psikolojim dibe vurur oldu. bunun sebebi her bir halt. evet evet eksiksiz her bir halt. hatta öyle bir olumsuz etkiledi ki bazen kendi kendime konuşup arada ağladıktan sonra hunharca kahkaha atıyorum. kesinlikle bir psikiyatriste görünmem gerekiyor farkındayım ama sen de biliyorsun ki frankcığım iş kafada bitiyor ve ben insanların nefret ettiği bu hallerimin kısacası deliliğimin müptelasıyım. müptelayıııımm kendimeeee, zarar vermesem deee. dinleyin açın sözleriyle her ne kadar oynamış olsam da güzel şarkılardan biridir kendisi. biliyorsun ki frank kendi kendime konuşmalarımla başlayan bu serüven seninle konuşmalarım ile çığır açtı. nasıl fark ettim?! güzel soru.. şöyle ki; karlı bir yaz günüydü. İnsanlar kürklerini giymiş akın akın denizlere bırakıyordu kendilerini ve ben o gün anlamsızca penceremden karşı binanın klimasına yuva yapmış güvercinlere röntgencilik yapıyordum. hangisi dişi hangisi erkek pek anlamadım ama olsundu. peki konuyu kısa tutup nasıl fark ettiğime geliyorum. tabi ki kendimle konuştuğum anda fark ettim! başka nasıl fark edebilirim ki? röntgencilik yaptığım esnada elimde ( acaba nedir nedir nedir ) hatta tam olarak iki parmağımın arasında tuttuğum sigarayı ( gerçekten sadece sigara fesatlaşmayın ) içerkendi fark edişim. bir an gözüm sigaraya takıldı sonra da aslında gerçekte hiç orada olmayan güvercinlere. kendi kendime konuşmaya başlar olmuşum, çoğu zaman da en saçma şeye gülüp ağlar hale gelmişim. bu arada neyi öğrendim biliyor musun frank? sigara içerken ağlayamıyorum. demagoji yapma bana hemen. düşündüğün gibi depresif bir şeylerden dolayı değil. sadece o esnada ağlayınca burnum tıkanıyormuş ve ben dumanı ciğerlerimi çekemiyormuşum. para veriyoruz neden ağlayıp ziyan edelim!. para verme o zaman deme de düş önüme gidelim..
Eleni
hava ne kadar da boktırak. sevmiyorum böyle havaları darlıyor. dışarıya derin nefes almak için çıksam nefesi aldığım anda hık hıg diyip öteki tarafı boylayacakmışım gibi hissettiriyor. bugün öğretmenler günü olduğu için size bir olayı anlatacam ve hiç kusura bakmayın hiçbirinizin gününü kutlamayacam. neden frank? neden kutlamıyoruz? amacımız ne? gördüğünüz üzere amacımız yok tamamen tahrik noktalarınıza dokunmayarak zevk alıyoruz. dokunsak mercimek fırına verilir sonra yanar mı, az mı pişer, tam kıvamında mı pişer? orası ten uyumuna bağlı. evet frank ikimizin teni uyumlu. soyun da çifte telli oynayalım. senin yüzünden hesabı banlayacaklar dipsiz kuyularda ölen balığın su üstüne çıkma maceralarına şahit olacaz. efendim sene 1923 bir hocamız vardı, afet'ciğimin deyişi ile hoca camide olduğu için bir öğretmenimiz vardı. öğretmeni üzerinize afiyet hiç sevmezdim. sevmezdim diyorum çünkü o zamanlar psikolojisi son derece düzgün bir birey olduğum için frank yok idi. İşte o düzgün olduğu zamanlardan kalmış bir öğretmenler gününe gözlerimi açmıştım. sonra hazırlanıp okula gittim derken dirsek çürütemediğim, hatta dirseklerimin çürümemesi için çok ders çalışmadığım sıralardaki yerimi alıp size göre kaba bana göre naif olan etimi yerine yerleştirip öğretmenimizi beklemeye koyulmuştum. sonra gel zaman git zaman derken 5 dk sonra öğretmenciğimiz kapıda belirivermişti. hiç unutmam tek ayağı ötekinden hafif kısa ve adım atarken biraz sendelemesine sebep olurdu. kendisini her ne kadar sevmesem de gözümde bir kaç konuda idoldü. kapıda beliren toplu bedeni ki yaşına göre taş! evet o bedeni öğretmenler masasına doğru yol almıştı. kitapları açtık, tahtadakileri deftere geçirdik derken dersin sonuna gelmiştik. nutuk çekeceğini bilsek gelir miydik? gelmezdik! sen dersin sonuna gel, bu yoklama defterini kapatsın, teneffüsümüzü de heba etsin derken başladı bir şeyler anlatmaya. herkes bir kulaktan dinlerken kimileri de gırgır malzemesi için pirincin taşını ayıklamakla meşguldü. neyse o esnada bizim afet-i devran lafa girip " kızgın olursunuz, sizi kırmışımdır. yeri gelmiştir en kötü öğretmen olduğumu düşünmüşsünüzdür. " şeklinde cümleler kurmaya başladı. evet frank sebebi öğretmenler gününü kutlamayışımızdı. bizim taşın son cümleleri idi " neden kutlamadınız? ".. o gün söylememiştik de şimdi söylemek istiyorum. köleleştirilmiş eğitim sisteminde başrolü oynuyordunuz öğretmenim. ertesi gün size getirdiğimiz hediyeleri kabul etmemiştiniz, şu an ki cesaretim olmuş olsaydı hiç getirmezdim. reddettiğiniz hediyelerde bir kutu dolusu çikolata da vardı, onları da afiyetle yedik. tadı da güzeldi.
Eleni
son zamanlarda çok yiyip, başkaları ile az konuşup kendimle çok konuşuyorum ve bir de frank ile. seni de kattım frank bana teşekkür etmelisin. psikologlara göre genel durumum depresyon, frank ile konuşma durumum da çoklu kişilik bozukluğu. psikiyatristlere göre ise ilaç verelim de düzelsin iken bana soracak olduğunuzda her haltı yaptım bir boka yaramadı bir de deliliği oynayayım dünyası. ne büyük karmaşa be! yine acıktım ama sakiniz değil mi frank. neden? çünkü yiyoruz yiyoruz kilo almıyoruz. ne mutlu bize hadi bu saçma sebebe sevinelim. belki mutluluğumuz ile mutlu olan birileri çıkar, onların mutluluğu ile de mutlu olacak olan başka birileri sonra başka başka birileri. en son kısır döngüye saplanır kalırız da sıkılırız. kimse mutlu olmasın abi! ne geldiyse başımıza şu mutluluk terimini bulan kişi ve kişiler yüzünden geldi. mutluluk var, mutlu değil misin o zaman sen mutsuzsun. al sana işte.. buldun mu mutsuzluk tabirini?! çok iyi bok yedin veya yediniz her neyse değil mi frank. bu arada frank sana frankcığım demek istiyorum. sevgi açlığımı seninle kapatacam ( kapatacağım ). bebeğim dediğim anda vur banağğ frank. :* mutluluk, mutsuzluk diyorduk biyoloji dersinin üreme bölümüne geçtik bir anda, ne kadann hoş. İşte bunlar hep yokluktan seviyorsun bu sefer tamam diyorsun sonra orta parmaklarını gösterip bu sevsin seni diyorlar. sen kaçmayıp tamam diyince de o orta parmak.. öyle işte. bir de kaçma şansın var tabi de herkese kısmet olmuyor o, genellikle kaçınılmaz olduğunu görüp zevk almaya bakıyorlar(ız).
Eleni
kokla elimi frank. evet çamaşır suyu kokuyor ve bilirsin çamaşır suyu bir süre sonra başımı ağrıtır. ne dedin? hayır ya biraz daha bağır duymamazlıktan geldiğim için değil, gerçekten duymadım. tamam getir sen bir ağrı kesici. zaten bir sen düşünüyorsun beni. oradan laf yetiştirme banaaa. farklı geldi başlarda, biliyorsun durumları. biliyorsun işte, yeni yeni ona ait olan her şeyi hayatımdan çıkardığımı. deli misin?! nasıl acımasın canım bunları yaparken. sırf senin yanında ağlamıyorum diye hiç ağlamayan biri olduğumu mu sanıyorsun? bazen gecelerce ağlayasım geliyor ama hani insanlık halidir belki bilmiyorum da akmıyor gözyaşlarım. göz pınarlarım kuruyor gibi. nefesim daralıyor be frank. o kadar alışmış ki varlığım onun varlığına, varoluşum yok olmuş gibi hissediyorum. yeri geliyor gözlerimi saatlerce daldığım boşluktan ayıramıyorum. hahaha! :d evet haklısın millet bakınca anlamıyor. bir sen biliyorsun, bir sen anlıyorsun. o daldığım boşlukta benden alınmış parçaların senaryosu var. zaman dursa ve ben orada kaybolsam sakın arama beni tamam mı? çekip kurtarma beni oradan. bırak orada sıkışıp kalayım. bazen.. bazen parfüm kokusunu burnumda hissediyorum. sonra anlamsızca etrafıma bakıyorum tek erkek sinek bile yok. sanki sinekler parfüm sıkıyormuş da ben bir ihtimal onlardan geliyordur diye bakınıyormuşum gibi. dalga geçme tamam tamam. :d tuhaf değil mi frank? bomboş bir alanda, dört duvar arasında onun parfüm kokusunu almak. beynim oyun oynuyor bana. sonra işte gözlerim doluyor derken uyuyakalmış buluyorum kendimi. bir de ansızın uykudan uyanışlarım var değil mi. elimdeymiş gibi davranma bana! elimde değil inan. eksik gibi bir yanım. eksikliği yanımda olmadığı için değil. bir şeyler tamamlanmadığı için.. tamamlayamadığımız için. geçecek haklısın. evet koduğumun dünyasında hiçbir acı kalıcı değil, doğru.
Eleni
kalk frank gidiyoruz. topla kırgınlıklarımızı, yarım kalınmışlıklarımızı, yarı yolda bırakılmışlıklarımızı, vazgeçişlerimizi, değer görmeyişlerimizi.. topla bize ait ne varsa. gittiğimiz yolların kenarına bir yere atalım, atalım ki yeni başlangıçlara yelken açalım. kulaç attığımız denizlerin, okyanusların görünmeyen karalarına doğru yüzelim. yorulur musun? tabi ya haklısın zaten yorgunduk. güç mü kaldı bedende, ruhta. yarı yolda tökezleriz yine. ama iyi tarafından bakmayı dene frank! bu sefer ki yarım kalışımıza sebep olan kişi ya benim ya da sensin. biziz işte! bir başkası değil, başkaları değil. en azından başkalarının teknesine güvenip ilerlemiyoruz ya da ne bileyim başkasının arabasına sığınmıyoruz. mantıklı ol işte. kendimiz zor da olsa çıplak bedenlerimizi suya değdiriyoruz, yalın ayaklarımızla zemine basıyoruz. evet! sus, biliyorum. güvenmiyoruz. senin yüzünden frank! hep senin yüzünden. acıların ardından geldin yanıma. hatalarımla baş başa bıraktın beni. sus , dedim. şu an yanımda oluşun değiştirmiyor hiçbir şeyi. sen de benim gibisin göremiyor musun? kırgınsın, kızgınsın.. doğru bu yüzden seni de giderken yanımda götürüyorum. sen benim yol arkadaşımsın, bensin. ben gibisin. bu yüzden topla her şeyi, gidiyoruz frank.
Eleni
Eleni
@Eleni
Frank; hayali bir Ütopya'lı.
2017 Girişli