Eleni
benliğimi bir kenara bırakıp yazdığım her yazıda biraz tozlanıyor, üfleseler de tozdan arınamıyorum. bu sebeple boku çıkarcasına balgamlı, tükürüklü üfürmelerin bir işe yaramıyor frank. diz çök dizimin dibine dertleşelim. (İçmeden güzelleşelim.) zorlu bir çocukluk geçirmedim, hayatımın her evresi sürekli pörfekt bir dereceye sahipti. bir dediğim iki edilmedi yine de şımarık büyütülmedim. hep çocuk bırakıldım, fizyolojik olarak atılan her adım cildimde kırışıklıklara neden olurken ruhsal olarak jilet gibi ütülendi. elde edemediğim şeyleri ayaklarımı hunharca yere vurarak timsah gözyaşları ile karşılık verip elde ettiklerime dönüştürdüm. azmi hırsa çevirerek kendime epeyce büyük bir kötülük ettim. hırsa doğru ilerlerken gözlerimi bürüyen öfke ile sergilediğim davranışların kimlerin üzüntüsüne dokunduğuna hiçbir zaman aldırış etmedim. pörfekt geçen çocukluğumun arkasında yatan gizemi "gizem kalk, leylalar gelecek." diyerek yerinden ettim. çok kez umutsuzluğa kapılıp karanlık tarafta ışıklar gördüm. (aydınlığın gölgeleri işte.) yaklaştıkça üzerime sürülen 150 ile gelen arabanın farı olduğunu farketmem oldukça kısa bir zamanımı aldı. tabii ki de kısalığı evrensel olarak değişirdi. işık hızından kısa iken dünya evrenindeki zaman diliminden baya uzun bir tabire sahipti. s*kik insanlara katlanışlarım beni hep engin bir kişiliğe bürüdü.(kendimce ego kasmacalardı işte.) bu insanların dışında bir yerlerde hala var olan masum insanların da kanı elime bulaştı. nasıl anlatsam? hani çamur gibi, kurudukça zor çıkanından. boya gibi, yıkadıkça geçmeyeninden. hamur gibi, eline bulaşmışken başka işlere karışmana izin vermediklerinden. mükemmel ötesi iyi bir insan oldum, fazla iyiyim. (çok çok mükemmel.) ensesine vur, ekmeğini yüzüne tükürsün cinsinden. az bile. düzgünce isteseniz uzatmayacaz sanki, yobaz herifler. madem buraya kadar geldik bir kaç tüyo vereyim, yıkayınca geçiyor. ekmek yani, yüzlerine bulaşan ekmek. ben burada yazı yazarken kenara bıraktığım benliğim toz içinde kaldı. ulan tanrısızlar! sırf anlattığım zımbırtılardan tanınmamak için astım olacam. birkaç konuda haklılık payınız var. mesela?(güzel, mesela?) o kadar kişi arasından nasıl bulunabilirim ki olayı. İnanmayacaksınız ama çarşaf olsa, delikten kaçıp gideceği yeri bulan milyonda bir velet'teki o velet olma potansiyeline sahip bir gay söz konusu.
Eleni
her an, her saniye hayatın trajikomikliği yüzüme fırtınadan sıyrılmış bir rüzgar ile sert bir çarpışma sergiliyor. aklımda sürekli olarak daha "dün böyleyken bugün böyle mi yani?" cümleleri bölgesel bir yer gütme işlemine girişiyor. girişimler sonuç buldukça "peki 5 dk öncesi ve sonrası?" sorularına maruz kalıyorum. çoğu kez aklımı yitirdiğimi, yitirmek üzere olduğumu fark edip yitirmemek ile cebelleşirken buluyorum. çok zaman önce kendi kendime konuştuğumu fark edişimden söz etmiştim frank; kafam güzelken farkındalığımı hiç sayıp ikili kişiliğe bürünüyorum. "lan dur ve sus!" tepkisini vererek girdiğim her diyaloğa olumsuz bir cevap alıyorum. İç sesim, ben. İç sesim benden bağımsız bir yol izliyor ve bu yolun sonundaki ayrımda farklı yollara gitmemize engel olarak beni kendisiyle sürüklüyor. bazen dağı taşı delmeme yardım ederken bazen de dağı taşı üzerime deviriyor. var olduğunda bir simiti çekinmeden bütün haliyle verirken yokken bir susam tanesini bile çok görüyor.(evet konuya martı ile devam edecem çaktırmak yok.) şu çaktırılmaması gereken martıya gelelim. ortak yanımız çok haytayla. aslı etçil iken bulunduğu zemin onu otçul bir yaratık kılıyor. hayır hayır onunla ortak noktamız zorla şekillendirilmek değil, zira sıvı dahi olsam bulunduğum kabın şeklini aldırmaları bir hayli kaba et istiyor. (tam üzerine bastın, bırak ayağın orada kalsın.) benzerliğim yaratık olmasından geliyor. eh, yani bizim de iyi yanlarımız yok değil. yine de arada bir kafam karışıyor. sahip olmak istemediğim bir iyiliğe, sahip olmak istemediğim bir kötülüğe sahip oluyorum. çoğunun arkasında yatan vicdan azaplarım oluyor. o azabı ise bir vicdanım olduğunu söyleyerek tebessümle örtbas ediyorum. başkalarına söyleyerek değil tabii, insanların deli olduğumu düşünmesini istemem.
Eleni
girmiyor değilim frank, sadece kelimelerim bir araya gelmiyor.
Eleni
sınav haftası kimileri için bitti (mesela benim için frank), kimileri için de devam ediyor(kesinlikle ben değilim.). bu süreç boyunca balık istifi olan ringlerden (r-11 işte) gına gelmişti. sınava yetişmen gerekiyor ama tüm ringler dolu, sen bir sonraki gelene binerim diyene kadar bir sonraki ring gelmiştir ve o da dolu. ring mi sana binecek, sen mi ringe bineceksin orası muamma.(ne büyük hüsran; anlatılmaz, yaşanır frankcım.) en son sınava geç kalacam korkusu ile, hani sınava çok çalışıp yapabileceğinden ve heyecan ile soruları görmeyi arzuladığından değil,(zaten sallamasyon devreye giriyor, hem de istemsizce.) sadece bir umut düşük de alsam gireyim de kıl bir hocaya denk gelip “finilimi girmi ivlidim” demesinden çekindiğin için ağzına kadar dolu olan ringe binmeyi hedefler(gerçekten yetenek işi.) ve gelen ringe popon dışarıda kalsa bile binmeye çalışırsın. bindikten sonra çantayı arkaya alıp kaba eti sağlama alma kısmını es geçiyorum tabii. havalar soğuk diye bir nebze de olsa çekilir durumdadır bulunulan kalabalık. İğne atsan, yere düşmemesi sana batmaz. 1. durak, 2. durak, 3. 4. 5. 6.(ineceğiniz yere göre değişir.) derken ringten iner, suni teneffüs yapılmış da hayata sudan çıktıktan sonra ilk defa gözlerini açmışsıncasına derin bir nefes almışsındır.(gökyüzü doluyor ciğerlere.) sonrasında adım adım sınavın bulunduğu sınıfa yürüyorsun ve gözlerin boş bir yer arıyor. o da ne? yine hüsran, feryat figan bu kalbim. boş yer bulabilene ne ala. bulamayanlar ise diğer sınıfa yol almak zorunda. zorunda da zaten ring beklerken yeterince geç kalmışsın, üstüne bir de bu ama yapacak bir şey yok. “tabana kuvvet öğrenci!” dedikten sonra bir diğer sınıfa doğru seri bir şekilde varma çabasına bürünmüşsündür. gözlerin sınıfın önüne gelince kapanmış ve “hadi be, hadi boş bir yer olsun.” demiştir. sınıfa girdin mi? girmedin henüz çünkü gözlerin kapalı. önce bir aç da düşme. açtık gözleri, sınıfa girdik. onliyyuuuuu.. “boş yer var lan.” çığlığı atarsın, bir şartla. İçinden atacaksın, yoksa deli bu bakışlarına maruz kalırsın. boş yere oturur oturmaz, hoca gelir. (erken gidenler ne de şanslı!) sınav kağıdını dağıttığı ilk birkaç dakika “neredeyiz?, burası neresi?, neyi?" soruları ile cebelleşmiştir beynin. o minik şokun ardından yallah bismillah diyip sallamasyona başvurursun. (bu zaten belliydi frank, söylemiştim en başta.) bazen sallamasyonun yeterli olmaz, sorunun aynısını yazıp cevap gibi görünmesini sağlarsın. çanlar çaldı hem de bizim için. sakin olun, sakin. çanı seslendiren gözetmen hocanın “çıkmak isteyen çıkabilir.” cümlesi. atlı kovalıyor ya herkesin arkasından, millet apar topar hocaya yönelmiş ve kağıtları vermeye çalışıyordur. ama bir dk, bir dk, lan van münit dedik. genelde bir şeyler almak için sıraya girilirdi, n'oooldu? neyse. verdin kağıdı çıktın, süreç bitti. eve gitme aşamasını da anlatmayalım ama değil mi.
Eleni
deşifre;
~
anna vissi hayranı, 15 yaşlarında küçük bir kız. anna' nın konserlerini hiç kaçırmaz ve anna ile müthiş bir dostluk bağı vardır. söz konusu kız her konserde anna' nın kulisindedir. ancak anna bir konserinde onu göremeyince(eleni'yi) göklerde bir melek olduğunu öğrenir. ve haris alexiou'nun sözleri ile bu güzel parçayı eleni için besteler.

tabii bu çevirisi;

resimlerimize bakıyorum da
yüzün renksiz
nasılda yorulmuşşun
gitmek için acele ettin.

acı dolu gözlerin
gökyüzünde iki bulut gibi
acaba nereye gidiyorlar ?
nereye seyahat ediyorlar ?

eleni, gittiğin o yerde mutlu olmaya bak
beyaz bir sayfaya limon sarısı gözyaşlarıyla sarı
bir mürekkeple yazıldı kaderin bu kürede.

o öğleden sonralarını hatırlıyorum da
çıt çıkarmadan yanımda otururdun
sadece bana bakıp gülümsüyordun.

sana bu şarkıyı gönderiyorum
beni unutma ve daima gülümse
eleni, gittiğin yerde mutlu ol.

beyaz bir sayfaya limon sarısı gözyaşlarıyla sarı
bir mürekkeple yazıldı kaderin bu kürede.
~
~ : bu alıntı demek frank, her ne kadar düzenlemiş olsam da alıntı olduğu gerçeği değişmiyor.


Eleni
sana sisli havanın tozlu raflarında bulduğum bir anımdan söz etmek istiyorum frank’cığım. (kesin yaşanmıştır değil, yaşandı.!) o zamanlar mars’a yeni ayak basanlar arasındaydım, ilk defa görüyorum ya hani. o ayak izi senin, bu ayak izi benim diyerek her yerde 45 numara ayakkabılarım ile bir sanat yaratıyordum. biraz ilerledikten sonra karşımda su birikintisi görmüştüm, serap misali. (halisünasyon demeye üşendim, hebele hübele şeklinde yazmaya yetiyor klavyem, neyse devam.) sonradan fark ettik ki uzaylıların kanalizasyonu imiş. (şimdi yanımdaki mürettebatım serap olmadığına mı sevinsin yoksa uzaylıların boşaltım sisteminin kalıntıları olmasına mı üzülsün? ne yaman çelişki.) mürettebatımızdan kayıplar vermiştik, aramızdaki yerden bitmeler ayak izlerimde can vermişti. birkaçı da yanılgılarında(şu kanalizasyon olayı var ya, hah işte ondan söz ediyorum.). marsta olan ben bu şekilde idi, peki gerçeklikte? küçüklüğümün avuçlarında tuttuğum bir kaplumbağa vardı, oturduğumuz evin aşağısında bulunan bahçede bulmuştuk.(frank ile bulmamıştık, o henüz o kadar yetenekli değildi. sorry frank .s) kaplumbağa kocaman bir şeydi, abartmıyorum bak. evde kimsenin olmadığı bir anı yakalayıp(büyük şans!) gizlice eve sokmuştuk yeni yabani hayvanımızı. ne de olsa evcilleştirecektik. tabii işler düşündüğümüz gibi gitmedi korkuya yenik düşüp eve döndüğünü fark ettiğimiz annem odaya girmeden dolabın üzerine çıkıp(önce peteğe, sonra dolap koluna, en son dolabın üstüne tutunup kas gücüme güvenmiştim. vaoov spider gay.) abimin kaplumbağayı bana uzatmasını beklemiştim.(yaağğğ yağğğ demiştim frank değildi diye, gördünüz mü.) abim ile o dönemlerde aynı boyda olduğumuzdan ötürü benim de uzanmam gerekiyordu ki öyle de yapmıştım. kaplumbağa tekrar yanımdaydı derken pat ani bir baskın! annem odaya giriş yapmıştı, dolabın üstünde olduğum için odada sadece abimin varlığı belirgindi. her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz esnada durumun komikliği ile gülmeye başlayarak anneciğime kendimizi yakalattırmıştık. haklı olarak afallamış şekilde bunun sesi nereden geliyor diyerek etrafı süzmüş, dolap görüş açısına denk gelince beni görmüştü. (ihih ihih anncm slm .s) ne yapsam ne etsem diye düşünürken annemin "in oradan" uyarısını dikkate alıp arkasını döndüğü anda kaplumbağayı abime attım, atacağımdan habersiz olan abim yaşından büyük bir şok ile yere düşen kaplumbağaya bakakalmıştı. (kaplumbağaların da kabuğu kırılıyormuş, bunu o gün öğrendim.) annemin de dikkati bir anda yere düşen şeye kaymıştı(ona göre ufo bile olabilirdi çünkü sadece uçan bir cisim görmüştü.). yaklaştıkça kaplumbağa olduğunu fark etti, eline alıp bir şeyi olup olmadığını kontrol etti. (o bu değil de bu kaplumbağaların da kanı varmış.) çok sert atmıştım sanırım, ölmüştü çünkü. annem ve abim kaplumbağa(isim koyamadık.) ile odadan çıktı, ben ise dolabın üstünde kalakalmıştım. çıktığım yerden inemiyordum, yüksekti. sonra bir cesaret yere atlamış, spider gayliğe son vermiştim. çocuğuz ya, kızmamışlardı. beraber kaplumbağayı gömmüş ardından minicik avuçlarımız ile son dualarımızı etmiştik. mürettebatımız böyle böyle son buldu.
Eleni
frank ile yaptığımız durum değerlendirmesine göre sevgili yapan gidiyor.
(İç sesim haklı.)
Eleni
canının sıkkın olmadığı zamanlarda yazamıyorsun eleni.
[frank]
Eleni
bir dizide, bir filmde, bir kitapta (kısacası hatırlamadığım bir yerde, hatırlıyorum ama bilerek söylemiyorum. çünkü neden söyleyeyeyeyeyim?) denk gelmiştim. sen şimdi “neye denk gelmiştin yahu? gevelemesene lafı kepçük ağzında!” diye söylenmeye başlamışsındır frank, başlama. “bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir bölüğü, bir bölük de bir ülkeyi kurtarır. yani hayatta gerçekleşen her durum, yapılan her eylem değerlidir. küçük gibi görünen durumlar, etki ettikleri olayları bambaşka bir hale büründürebilirler.” çok mantıklı değil mi? bence de. düşünüldüğü zaman neredeyse hepimizin hayatını etkiliyor. düşünsene ufacık bir olay ölüme/ölümlere ya da yeni bir doğuma/doğumlara neden oluyor. bu doğum sadece candan can çıkması olayı değil. geniş düşün frank. ruhun yenilenmesi gibi mesela, düşüncelerin yenilenmesi gibi ya da. tabii sadece bunlar ile de sınırlı değil. (pöff manyadık iyice.) şu an çok aptalca şeyler düşünüyorum, hem de çok. küçüklüğümün kahramanı olmayan yaşlılarını, gençlerini, veletlerini. (evet hepsini düşünüyorum, çünkü olaylar gerçekleşirken yaş göz önünde bulundurulmuyor.) neler yapıyorlar acaba şimdi? aralarında zengin olan var mıdır ki? keşke birilerinden bize miras kalsa be! sürekli uykularımızı bölen şu sivrisinek vızıltısı rahatsızlığına sahip telefonlarımızın sesi sadece bir gün saçma sapan nedenler ile uyandırmaya yaramak yerine “zengin oldun lan denişik şapşik, sevin!” diye şaşkınlık içinde bıraksa. olur da zengin olursam hani çooooook çooook uzak bir ihtimal ama hani olur da olursa (vazgeçtim söz etmeyecem hayallerimden) zengin olmuş olacam işte. sonra bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç lezbiyenimsi gay vardı moduna bürünürüm, oh mis. sonradan sonra ise yansın geceler; bertuğlar, pelinsular, eceler, mertler. sabaha kadar cistak cistak. şaka lan. gelecek kaygıları ortadan kalkmış oluyor sadece. bize lazım olan mutlu olmak, mutsuz olduktan sonra trilyoner olmuşsun neye yarar di mi!(trilyoner olmayı seçiyorum.)
Eleni
size bir sır vereyim mi? (tanrının selamı üzerine olsun frank.) dm kutusunu bekleyeceğinize gönderi yazıp altına yorum şeklinde yapsanıza olum dedikodularınızı, beyin beleş. bu arada şarap içmek için güzel bir gün.
Eleni
Eleni
selam yine ben frank.(size slm yoh.) başlangıcı az önce yaptığım bir olayı anlatmakla gerçekleştirmek istiyorum. bilirsin beni, deli hallerimi. dengesizliğimin zirve bulduğu, yeri geldiğinde aslan kesilen, yeri geldiğinde pisiciğe dönüşen tavırlarımı. kitap ayracım vardı bi dane. (ewt sadece 1 tane.) fazla kitap ayracı bulundurmam, bir tanecik kitap ayracım olur mesela tüm kitapları gezer. hepsinin kokusu siner üstüne. ben o kitap ayracımı kafa dağıtmak için kaybolmayı tercih ettiğim bir zaman diliminde unuttum. kendim kaybolmaya çalışırken ayracımı kaybettim. sonuç? sonuç olarak; ayraçsız kalan bir “ben”(kişi zamiri olan ben) söz konusu oldu. böyle olunca da doğal olarak okuduğum kitaplarda nerede kaldığımı ayırt edemez oldum ve sayfalar arası dejavu geçişleri yaşadım. en son dayanamadım, “yok yani olmaz böyle” dedim.(başka bir şey de demiş olabilirim, hatırlamıyorum!) sallama çayın ipli kısmını dişimle koparıp(beni gidi yamyam.) kendime kitap ayracı yaptım. bence fazla güzel oldu. nostalji kokan eskimiş bir şapkam, yamalı bir paltom olmayabilir ama garip bir ayracım var artık. (sizi trip-canlar-sular size de selam lan.) ewt. başlangıcı yaptım şimdi başka başka konulara geçiş yapalım. havalar soğudu mesela(bize ne havadan), suların kireç oranı ise yüksek(uff). senelerdir samsun’dayım ama alışamadım birkaç şeye. tabii bunun yanı sıra alıştığım şeyleri de mevcut değil, değil.(anladın mı bu cümleyi frank? çok karışık oldu gibime geldi bir an. kısa bir alt yazı geçeyim derken bir hayli uzattım ama demek istiyorum ki; alıştığım şeyleri de var.) sonunda kapatabildim parantezi, neyse biz devam edelim.

~
😝
~

Eleni
kesiksiz uyuyanlara özeniyorum. rahatsız, bölük bölük uykulara sahibim. aynı zamanda çok uzun uykulara ama konu bu değil, konu öğretmenlik frank. bazen düşünüyorum da öğretmen olasım var. tüm öğrenciler tarafından sevilen bir öğretmen. çünkü inancım beni arkadaşlık ilişkisi ile birleşen öğretmenlerin daha çok sevildiği tezine sürüklüyor. ben öyleydim mesela; en başarılı olduğum dersler hep sevdiğim öğretmenlerin dersiydi. çoğunun iyi niyeti suiistimal edilir, ardından bir canavar doğardı. sonrasında “iyi niyetli olmak yaramıyor size.” cümleleri ve hemen ardından gelen masaya çarpmış yumruklar. yaramaz öğrencilerin çoğu sorunları olan öğrencilerdi, lakin odak merkezini hep sınıfın en çalışkanı sahiplenirdi. tüm öğretmenler ona yönelir, bizi 2. plana atarlardı, belki de 3. 5. 6. planlara. bunun aksi tavırlarını sergileyen hocaları hep garipsedim, alışılmamış bir hissiyatti. bir kadın öğretmenim vardı, tüm sorunlarımı göz ardı eden tek bir öğretmen. İyi niyetini istesem de suiistimal edemezdim, yanımda gibiydi. sarılışı vardı bir defasında, kötü olduğum bir anda hem de. bu sınıfta eleni’yi(ewt bni .s) ayrı seviyorum diyerek içten bir sarılışı, benim ise durumun şoku ile kendimi ondan uzaklaştırıp geri çekişim.(lez msn lan?) tabii hemen ardından gelen bir pişmanlığı yok saymamalıyım. İçten, şefkat doluydu ama ihtiyacım yoktu buna. sonrasında sınıf içi çok konuşulmuştu, “okulda hiçbir hocaya sevdiremedik kendimizi afghsjkldşs.” dedikçe söylenen “öyle dme o karı sni sefio.” söyleşileri. benim ise daha çok uzaklaşmam. karışık mevzulardı. zaman geçtikçe dersi sevdiren bir hareketin sahip olduğu bir mevzu. doğru. sonrasında o derste başarılı oldum, nedeni ise inek gibi çalışıyor olmam değil de(ki işm olms.) 5 saniyelik bir sarılmaydı. İhtiyacım olan sevgi pıtırcıklığıydı demek ki. bu yüzden arada bir öğretmen olasım geliyor, sonrasında geçiyor. geçmediği zamanlar daha fazla ama çizildi artık bir şeyler.
Eleni
öncelikle belirtmeliyim ki frank'cığım seni sene 2011'de yazdığım bu zımbırtıyı kamufle etmek için kullandığımdan dolayı üzgünüm. :/
evet şimdi başlayalım eski dosyalardan c/p yapmaya.
~
sevgili frank,
uzun zamandır düşündüğüm mail arkadaşlığını uygulamaya karar verdim. aslını sorarsan, mektup arkadaşlığından yanaydı gönlüm. hızlı ilerleyen zamanın geride bıraktığı bu yaşamları mektup aracılığı ile sana aktarmak, insanlığın henüz küçük-orta-büyük teknolojik kutulara sığdırılmadığı dönemin parçası olup gönderdiği mektubun gelmesini dört gözle bekleyenlerin yaşadığı dönemden yazmak isterdim. ne de güzel dönemdir o dönemler. açlık ve sefalete esir olmuş bedenlerin arkasında hep bir umut vardır. bu yüzden olsa gerek özeniyorum o dönemde yaşayan insanlara. konumuza dönecek olursak; sana yazdığım bu mail, içinde sana edilmiş bir penfriend teklifi barındırıyor. yazdıklarıma bir mail ile karşılık verdiğin vakit teklifimi geri çevirmeyip kabul ettiğin düşüncesi ile mutlu olacağım. bu konuları sonraya bırakıp şimdiki zamana gelecek olursak da soracağım soru değişmeyen klasik sorulardan. “nasılsın?”. İyiyim cevabı ne kadar gerçekçilik barındırıyor ise sen de o kadar iyisin, biliyorum. varlığına yaşam kaygısı enjekte edilmiş insanlar nasıl iyi olabilir ki? sen, ben, biz, onlar ve daha niceleri… hepimiz o insan topluluğu içerisindeyiz. kimileri reddederken kimileri kabullenip hayatın akışına kendini bırakmış durumda. peki, sen mesyö? kimlerdensin? sen bu soruyu düşünürken hayatından belli bir ölçüde zamanını almış oldum. sadece herkesin yaptığını ben de yaparak herkesleştim ve olması gerekeni yaptım. herkes gibi olmayınca bir ucubeden farksız oluyor insan. oysa güzel olmalıydı, simsiyah kargaların arasında bembeyaz bir karga olmak. şimdilik yazıma son veriyorum. beklediğim bir mektup olmasa da yazacağın maili bekliyor olacağım. ellerimizde kahvelerimiz, karşılıklı oturup bir sohbete dalacağımız vakit gelene dek kendine iyi bak. o vakitten sonra kendine iyi bakmanı, o gün gelince söylerim. adieu.

~
ne biçim bir evreden geçmişim lan.
Eleni
kendimden büyük bir kıyafet giydim sanırım. büyüdükçe de benim olur aforizması işe yaramadı gibi frank, sen ne dersin? kıyafetin içinde kayboldum, nefessizlikten öldürdü. o sevmediğim yağmur var ya. şimdi yağsın işte. kimseye değil, bir şeylere değil. yağmura ihtiyacım var. kollarımda hâl kalmamış gibi, bir yanım felçlenmiş gibi. kalkamıyorum lan üstesinden. korkak bir savaşçıyım. onlar ise vermişler zırhı, atak yapmam bekleniyor. yapamıyorum işte. zırh ağır geliyor, adım atamıyorum. aşınıyor zırhım, yağmura ihtiyacım var. sinirden mi, üzüntüden mi bilmiyorum. aşınıyor lan zırhım. tutamıyorum, dökülüyor her yanım. varsay ki gerçekliğe meydan okudun ve yanımdasın frank. baktığım uzaklardan gözlerimi hiç ayırmadan sırf sen fark etme diye, görme diye sen tarafındaki göz yaşlarımı siliyorum. sen dışındaki tarafını silmeye yeltenemiyorum. İçim kan ağlamamalı.


Eleni
geçiyor mu zaman?

frank: geçiyor eleni.
Eleni
size kısa bir yazı gibi gelecek olsa da bana göre bir hayli uzun.

ellerim üşüdü.
Eleni
İç açısı verilmemiş üç nokta ile biten bir çokgenin kaç gen olduğunu bulmayı deniyorum frank. sessiz ol lan! İşte bu bulma yolunda ilerlerken çözüm dışında her şeye denk geliyorum. kaan’ın da dediği gibi yorgunum, ağrılar, kırıklar, ezikler, çizikler var. hatta bunlar yetmiyor; hap var, cigara var, ex var, roj var, taş var, ne ararsan var yani. sana ne lazım abi? söylediğim ilk cümle var ya hani. onu şöyle dizimizin dibine çekelim, bir de “kendimi çok yüksek bir binadan atmış da ölmemiş gibiyim” cümlesini. şimdi anladın mı o aptalca cümlemin ardında yatan çaresizliği? derdimi açık açık anlatamayacağımdan değil kelime oyunları yapışımın sebebi, aksine anlatmak istemeyişimden ve de bu istemeyişin içinde barındırdığı anlasınlar isteğinden. kendimi şarkı sözlerinin başrolüne aktardım, şarkılar söyleniyor. İki zıt kutup misali figüranlığa itiliyorum, şarkılar bitiyor. niloya’nın ismini bilmediğim herif arkadaşını üstleniyorum. “niloya git, yalnız kalmak istiyorum.” diyorum. niloya “peki” diyerek olduğu yerde put gibi kalıyor. dönüp “yalnız kalmam için uzaklaşman lazım.” diyorum. bu sefer de bir adım geriye atıp “şimdi yalnız mısın arkadaşım herif?” diyor. aklını si. si. si. seveyim niloya. neredesin diyemiyorum! hemen arkadaşının arkasında, tam da sırtından bıçaklayabileceğin en yakın yerdesin. ben ise oturduğum dere kenarında ayaklarımı sarkıtıyorum. nazım’ın piraye’ye yaşattığı kırgınlığı üstleniyorum bu sefer de. bak karşim; burada “hayat bna feyk atıyoo ama bhen fakir dğlm. .s” tribi, nazım’ın kolundaki saatte “senin adını kol saatimin kayışına yazdım piraye.” sözü ve bu sözün asıl gerçekliğinde ise kayışta ismi yazılı olan vera var.
Eleni
Eleni
@Eleni
Frank; hayali bir Ütopya'lı.
2017 Girişli