ladylazarus
ladylazarus
10 gün
hani böyle sevdiklerinizin iyiliğini ister, tatlı sözcüklerle oyalamak yerine onları gerçeklerle yüzleştirirsiniz ve günün sonunda kötü siz olursunuz ya ..

sevgili michel'ciğimin de dediği gibi

bu da gecenin şarkısı, huzurlu geceler müdavimler



ladylazarus
ladylazarus
12 gün
bugün tüm anlayışsız insanlar toplanıp sinirimi bozmak üzere bir araya gelmişler ve evet başardılar. bu yüzden yine bir filmi ölesiye eleştirip depresif düşüncelerimi tatmine çalışacağım.

dikkat bu yazı spoiler içerir.

ispanyol sinemasına ve dolayısıyla drama ara verip dünya sinemasında farklı filmler ararken, spierig kardeşler yapımı olan predestination filmi, ethan hawke' ye rağmen konusuyla baya ilgimi çekti. filmde, zamanda yolculuk yapan bir ajanın hikayesi anlatılıyor, ben direkt zaman makinesi olan bir şeeğlök hayal ettim fakat elbette filmin bununla alakası yok. başta her şey güzelken, ortalarında filme hakim olan yahudi acındırması filmler tadındaki yersiz dram, daha en başında filmin bir hayal kırıklığından fazlası olmayacağına beni ikna etti. binlerce eleştiri hazırlayıp yaşasın ispanyol sineması diye düşünürken, filmde ilginç şeyler olmaya başladı. olmaz olaydı. filmdeki felsefe temeli, the pursuit of happyness filminden etkilenen plepleri etkileyebilir ancak. mind fuck yapalım demişler fakat böyle bir filme kim kafa yorar onu düşünememişler. leonardo dicaprio gibi kadının yanarak kepçe kulaklı ethan hawke' ye dönüşmesi de baya güzeldi. nolan' ın yeni şeyler öğrendim o zaman hepsini bu filmde kullanayım ampulüyle yapılmış bir film. sürekli olarak kuyruğunu yiyen yılan figürünün kullanılması da filmin amatörlüğünü sergiliyor. waoooow ouroboros, ef- sa- ne (!) aynen kanka

filmde beğendiğim tek şey, kendi kendinle sevişebilme fikriydi. bunu da kendi narsist kişiliğime veriyor, caravaggio' yu selamlıyorum ✋
ladylazarus
ladylazarus
13 gün
saat on iki kırk ve kardeşim bardağa yumurta koymuş ' miyaav ' diye bağırıyor. the amazing world of ladylazarus.

namjoo' nun bu şarkısıyla whole lotta love ' nin benzerliğini fark ettiğimde kısa süreli bir aydınlanma yaşamıştım. dilediğinizi dinleyip transa geçebilirsiniz.






ladylazarus
ladylazarus
16 gün
gece gece aile şerefi'ni kim koydu televizyona ? münir özkul' a mı ağlayayım filme mi bilemedim. şeref yoksunu oktay

- buzdolabı işine girerim, yalnız iki şartım var. birincisi yüzde elli bir hisse benimdir. ikincisi buzdolabının ismi oktay olacak.
- aman fehmi bey sizin oğlunuz bu kadar soğuk mu ?
- doğru söylüyorsun, oktay'a ayıp olacak.

( oktay buzdolapları )
ladylazarus
ladylazarus
17 gün
yeni yılın yeni şeyler getirmesi zırvalığına inanmıyorum ama yeni bir yıl deyince insan ister istemez güzel başlamasını diliyor. benimse hasta girdiğim yeni yıl dedemin hastalığıyla devam ediyor. yaşamımda kaybetmekten en korktuğum insan dedem sanırım. onun dışındaki herkesin kaybı yalnızca insancıl, sığ bir acı bırakır fakat onu kaybetmek bana çocukluğumu da kaybedecekmişim hissi veriyor. ciddi bir hastalığı yok ama onu bir hastane odasında görmek dahi çok etkiledi beni. oradan bir an önce çıksın, birlikte pizza yiyelim, o burup ekmekle yesin.. evet yeni yıldan tek beklentim bu.

onearth records'un terrace meetings projesini çok seviyorum. bilhassa proje bünyesinde mercan dede' yi görmek baya fantastik dakikalar yaşattı. sekiz yüz albümünü bilmeyen yoktur diye düşünüyorum, ülkemizde başarılı ve farklı işlere imza attığını düşündüğüm sanatçılardan biridir mercan dede.




konuyla hiçbir ilgisi yok ama dede deyince gecenin parçası olarak aklıma bu geldi. umarım sizin yılınız bu parça kadar keyifli geçer.
ladylazarus
ladylazarus
19 gün
küçükken kardeşim ve benim yaşlarımda kız kuzenim olmadığı için daha ziyade erkek kuzenlerimle vurmalı kırmalı oyunlar oynayarak büyüdüm. bir gün yine 'mafyacılık' oynuyoruz, kuzenim beni yakaladı, silahını çıkardı 'susturucu takıyorum' dedi bir el ateş etti -güya- ben yığıldım ama ölmüyorum, gözlerim açık sadece homurdanırcasına sesler çıkarıyorum. kuzenim dedi noldu niye konuşmuyorsun, e susturucu taktın ya dedim. kısa bir regular show bakışması sessizliğinden sonra cool bir şekilde 'susturucu senin değil tabancanın sesinin çıkmasını engelliyor' dedi. he temem deyip utançtan kendimi yere attım. o gün bugündür susturucunun travmatik bir anlamı var benim için. kuzenim bu cahilliğime gülerek yanıt verseydi, muhtemelen, kurbanlarını öldürmeden önce ses tellerini kesip onlara çeşitli figürler sergiletip sonra onları öldüren bir seri katil olurdum. kod adı : susturucu.

böyle geveledikten sonra nedendir bilinmez aklıma leon, oradan da sting geldi. shape of my heart

bu da gecenin şarkısı olsun


ladylazarus
ladylazarus
24 gün
kardeşim sayesinde çocukken yaşamam gereken tüm hastalık deneyimlerini amiyane tabirle eşek kadarken yaşıyorum. ateşlendim, dört gündür hasta yatıyorum ve başım ağrıdığı için kitap okuyamıyorum. elimde din psikolojisine giriş tadında şahane bir kitap vardı o da yarım kaldı. yataktan dışarı adım atamadığım için sıkıntıdan outlast iki ve dlc yi peş peşe oynadım umarım gece yüksek ateşin de etkisiyle fantastik kabuslar görüp vücudumu kendi sıvılarımla ısıtmak zorunda kalmam. yarın gece insanlar sevgililerinin boynuna tuz döküp tekila içerken ben kloroben shotlıyor olacağım, banyoya led asıp absent keyfi diye durum atarım artık.

ne ilgisi var bilmiyorum ama bunu da buraya bırakıp iyi akşamlar diliyorum.


ladylazarus
ladylazarus
25 gün
bence önerilen filmler listesinden ziyade asla önerilmemesi gereken filmler listesi falan olmalı. geçenlerde outlast oynarken vay be ne oyun , adamlar yapmış kafalarıyla bu tatta bir film ararken aklıma shutter island geldi. filmi daha önce izlemiştim ama sonunu izlemediğim gibi filmin geri kalan kısmına dair de pek bir şey anımsamıyordum. normal şartlar altında iki buçuk saatlik bir filmi aralıksız izlemem imkansızdır fakat outlast'in de gazıyla oturup izledim. meğer filmin sadece son bir dakikasını izlememişim, geri kalanı da çöp olduğu için belleğimin türk dizilerini barındıran ücra köşelerine itmiş, adeta filmi bastırmışım. böyle güzel bir konu ancak bu kadar berbat edilebilirdi. gerilimden eser yok, daha ziyade ' bakın bu leonardo, kendisi iç çamaşırına kadar ıslakken dahi yakışıklı , bu yüzden bu filmi izlemek zorundasınız' mantığıyla çekilmiş , gereksiz detaylarla uzatılmış bir film. bir de akıllarınca ucunu açık bırakıp ikilem yaratmak istemişler fakat leonardo' nun son sahnedeki ' yakışıklılar asla kaybetmez bebeğim ' bakışı beni hiç de ikilemde bırakmadı.

bunu izleyeceğinize youtube' dan ceylan ertem, manuş baba ve mabel matiz potpurisi falan izleyin eminim daha çok gerilirsiniz.
ladylazarus
ladylazarus
29 gün
vizesinden on yedi aldığım dersin saat birde finali var,çalışmak için erken kalktım ve iki saattir yorganın altında geekyapar'ın eski 'sen ne diyon' bölümlerini izliyorum.

evet, elbette bir sınav günü yapılması gereken şey budur.


ladylazarus
ince zevkleri olan ve yaşamını bunlara adayıp tecessüsle geliştiren insanlara, seslerin dilini bilen, bir çiçeği kokusundan tanıyan, yaşamını güzel renkler ve kelimelerle bezeyen incelikli insanlarla dolu bir yaşama özeniyorum.
tüm bu çirkinliklerden sıyırabilir mi insan kendini ?

bir sabah siosepol köprüsü' nde, zayende' nin suları taşır mı yüzümüze rüzgarı dersin ? belki, küba' da çillerim çoğalırken, parmaklarımı okşar deniz... ramon'u anımsa, onunki gibi yükselir ruhumuz bu çöplükten. hangi toprağı dilersen, onun kucağında bulursun kendini. tanrının başı bizim gibilerle derttedir bilirsin, cehennemde bile eğretidir cüretimiz.

'sen onu bırak da' diye başlayan kaç çift göz öldürmüştür hayallerimizi şimdi ? 'ben' diye başladığımız her satır 'biz' diye bitiyor , insan kalemini dahi kalabalıklaştırmadan edemiyor görüyorsun. kim bu sen diye sorma. sen sensin belki,belki benim,belki aynadaki..

sen onu bırak da, bu şarkı çok güzel.


ladylazarus
dergilerle uzlaşıyorum yavaş yavaş. edebiyat dergilerinden vazgeçtim, tarih ve bilim dergileriyle devam ediyorum yoluma. kediler buldum kediler kaybettim,radyo tiyatroları indiriyorum yollar için . enfes filmler izliyorum. daha evvel nerede kaybettim de kendimi tüm bu zevklerimden uzaklaştım bilmiyorum. sanırım yazar haklı..

'başkalarıyla olan münasebetimizce kendimize yabancılaşıyoruz' demişti yazar. tamamiyle bu kelimeleri mi kullanmış bilmiyorum ama güzel demiş. ben hep böyleyim işte.. ne şiirler, ne şarkılar, ne filmler, ne sözler,ne adamlar, ne kadınlar.. bilirim bilmesine de , kendi ruhumda erir hepsi. sonra bir güne açarım gözlerimi, neyi, kimi bildiysem o olmuşum.

iyi niyetli bir gregor samsa şakası.

işte böyle başlar bizim gibilerin kayboluş hikayesi. 'gölgesizler' demiş toptaş. bizler de o hikayedeki gibi -ki o hikayedeki bizlerizdir zaten- böyle yabancılaşıp kayboluyoruz birer birer.. ' kar,neden yağar kar ? ' neden doğru soruları hep deliler sorar ?

amak - ı hayal' de bir diyalogta şunlar geçiyor :

'mesela ben şimdi varım, yarın yok olacağım. bu iki hâl arasında fark yok mu? dedim.

deli başını çevirdi, kahkahayı bıraktı.

-vay sen varsın ha! dedi. acaba var misin?'

acaba var mısın ?




bu özel parçayı herkesle paylaşmaktan çekinsem de,hiç paylaşılamayanların bir özrü olsun diye buraya bırakıyorum.

ladylazarus
güne neyzen tevfik'in dizelerini mırıldanarak uyanmak..

deli gönül, neyi özler durursun?
acınacak dostun, cananın mı var?

dünya yansa yorganın yok içinde,
harap olmuş evin, dükkânın mı var?

hatır, gönül bulamazsın birinde,
dama dedi dişisinde, erinde,

vatan dedikleri yangın yerinde,
İnsanlığa hâlâ imanın mı var?

nene yetmez senin şu kuru kaval?
pir aşkına sıkıldıkça durma, çal.

günlük teranelerden ve bizi günlük teraneler ölçüsünde tanıyan insanlardan uzaklaşıp, durmadan çalmak gerek.


ladylazarus
asuman,sen şimdi arabalı vapurun güvertesinden denize bakacaksın ya..


ladylazarus
edebiyat dergileriyle aramın pek de iyi olduğunu söyleyemem.esasında genel anlamıyla dergi piyasasıyla tek ilişiğim national geographic dergisidir ki , onu da düzenli olarak almaktan ziyade o ay ilgimi çeken bir başlık gördüğümde satın alıyorum. bilhassa sosyal medyada kafka'dan bihaber yahut kafka'yla tek ilişiği milena'ya mektuplar kitabıyla sınırlı olan insanların, kafkaokur dergisi etrafında başlattıkları salt görselliğe dayalı yapmacık edebiyat sevgisi midemi bulandırıyordu. dolayısıyla bu tür dergilere bir nefretim dahi var diyebilirim. fakat geçen aylarda, sanıyorum mart ayında yayın hayatına başlayan 'tuhaf' dergisiyle tanıştım. derginin ilgimi çekmesinin sebebi elbette kapağındaki kocaman dostoyevski resmi ve dostoyevski'yi anlamak isimli başlık oldu. derinlemesine tahlil yapan,ciddi bir edebiyat dergisi olduğunu söyleyemem fakat zaten ben bu tür dergilere 'edebi geyik' içeriği gözüyle bakıyorum keza dergi de tam olarak bu beklentimi karşıladı. ahmet mehmet' le değil,bizzat selim ileri'yle,ara güler'le, ilber ortaylı'yla içiyorsunuz kahvenizi. bu ay da william shakespeare' yi görünce atıldım fakat yine de düzenli olarak almayı düşünmüyorum. velhasılıkelam,sevgili tuhafı olandır deyip,dergiden güzel bir alıntıyı bırakıyorum.
ladylazarus
ladylazarus
'sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır.'

viva la alfredo !
ladylazarus
hasta anne,sarhoş baba,yatılı okullarda geçen yalnız bir çocukluk,bitmeyen depresyon ve sara hastalığıyla mücadele eden dahi : dostoyevski

on üç yaşında annesi ölen,okula gidemeyen,hayatı boyunca ruhsal hastalığının ataklarıyla boğuşan bir kitap kurdu : virginia woolf

babası hapishaneye düşünce borçlarını ödemek için çalışan, ailesine bakmak zorunda kalan,okula gidemeden kendini yetiştiren küçük bir çocuk : charles dickens

kadın frengi hastası,sekiz çocuğu var ve bunların üçü sağır ; ikisi kör ; birisi de zeka engelli. kadın hamile ve doğan çocuk : beethoven

on bir yaşında babasını kaybediyor,sert bir kişiliğe sahip olan dedesi onu evden gönderiyor,yoksul bir ailesi var,on bir yaşında tersanelerde çıraklığa başlıyor : gorki.

mutlu insanın hikayesi olmaz sevgili yazarlar.
ladylazarus
antony and the johnsons - İ fell in love with a dead boy

bazen kendimi hable con ella filmindeki marco gibi hissediyorum. güzel şeyler diğer insanlarda tebessüm olarak vücut buluyorken,bende bir anı o tebessüme peydah oluyor ve ben gözyaşlarıma engel olamıyorum. aynı biçimde bu kendini diğer insanların gözyaşlarına engel olamadığı durumlarda fütursuz bir kahkaha olarak gösteriyor.

pessoa kulağıma fısıldıyor : ' olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum. '
ladylazarus
vast- touched

cümleler de insanlar gibi parça parça varlıklarını gösteriyorlar. peçetelerde,not kağıtlarında,defterlerde... hayatım da yazılarım gibi,darmadağın. bundandır ki birleştirmek çok zor,bütün olmak zor benim için.

"bir akşam, dalgın dalgın hoş bir kitabı karıştırırken, bir an bile duraksamadan: 'tutkulu ruhların çoğunda olduğu gibi, hayattaki inancının tükendiği an gelmişti.' cümlesini okudum. bir saniye sonra, cümle içimde bir kez daha yankılanıyordu ve gözyaşlarına boğulmuştum."

ruhumu harekete geçirecek olan nedir ? hiç. en kötüsü de budur biliyor musunuz. hayal kırıklıkları ya da sizi afallatan teraneler bile kayıtsızlıktan, yeni bir günün bayatlamışlığından daha umut doludur.

hiçler, iç içe geçmiş gibi. birinin içinde tutkuyu ararken, yeni bir hiç çıkarıyor karşıma. sonuncuyu açtığımda : hiç. kötü bir matruşka şakası.

ölüm budur.

'' insan, ölebildiği zaman ölür.'' ve ölüm, zamanın doluşunun bilincine varmaktı. ölüm, farkına varışın zamanıydı.

zamanın dışındayım.

ataletin soğukluğunda peygamberlerinkine benzer bir kudretle yükselirken, kendimi tanrının yanında buluyorum. birlikte insanları izliyoruz .tanrıyı izliyorum. görmüyorum artık onu, duyuyorum ; beynimin içinde. dinlerin ve fanatiklerin yere göğe sığdıramadığı tanrı, beynimin içindeydi işte . bu insanlar, ben, biz... esasında bir düşüncenin ürünleri değil miyiz ? tanrı bir fikirdi.

ölüm budur.

ölüm, bilincin bulanıklaşması değil, afallatıcı bir bilinç açıklığıydı. ve ölüm tanrıya ulaşmak değil, tanrıyı duymaktı. ölüm bir fikirdi. ölüm, bizzat tanrı olmaktı.
ladylazarus
ne diyorduk ?

dostoyevski'nin mezarını taşıyacaksak uçurumun kenarında olsun ev. kitap okuyacağım ben ona geceleri. yoksa ormanın içinde küçük bir yer yeterli.

her yerde kitaplar olsun,mutfak tezgahının, yatakların üzerinde; açtığımız her dolaptan bir kitap çıksın , hangi pencereye ilişsek bir kitaba açılsın. bizim de dağınıklımız böyle olsun olmaz mı ?

bugüne dek düzenledik de her şeyi ne kazandık ? ben bazen bu dağınıklıktan usanıp,aynanın karşısında saçlarımı çekiştiriyorum o yana bu yana.. düzelmiyor. velhasılıkelam, iki kitabı üst üste koydun diye düzelmiyor hiçbir şey.

dilimde bir şiirle uyansam.. benim de böyle bir kusurum var işte. çok şiir okudum,hiçbirini yerleştiremedim belleğime. bölük pörçük onlar da her şey gibi. söylemek istesem başını döndürmek için, gelmez dilime de, böyle en olmadık zamanda uyanırım bir şiire..

olsun, yarımlarımız böyle olsun. bir şiiri tam etmekten güzeli var mıdır ?

şimdi bir iki güzel kelime etmek isterdim sana. bir sözlük aldım bunun için, eski ve güzel kelimeler var içinde. fakat yarısına gelmeden unuttum tüm kelimeleri. amaan dedim -uzun dedim- iki kelime eksik söyledim diye küsmemişti ya hayat !

ne diyorduk ?

ev diyorduk ev !

evi ev yapan şu kaide neydi ? tabii ya reçellerdi ! kavanoz kavanoz çilek reçelleri pötikarelensin rafta. filmler var bir de, ben kucağında uyuya kalayım diye var filmler bilmez misin ?

neden her şeyin yarım senin diye sorduğunu duyar gibiyim. tam edesin diye. ha-ha ne romantik bir küçük kız ! üzülme,benim de güleceğim geliyor bazen kendime.

bir penceresi var ki, omzuna yaslanayım diye var. mutfak masasında saksıda çiçek var ,topraksız çiçekleri sevmem ben.

ölü bir çiçeğe sevinecek insanlar değiliz !

biz de bununla övünürüz ya..

bakkala yağmur almaya giderdin sabahları. masanın üzerinde bölerdim ben, iki sana bir bana.. dumanı üstünde bir sevgi olurdu bizimkisi, olmaz mı ?

ev olsaydı, sen ve ben olsaydık içinde , kocaman adamları emzirirdi bacası.
ladylazarus
ladylazarus
@ladylazarus
Omnia fui nihil expedit
2017 Girişli