Mona lisa
saat 12'yi geçince bana resim yapma perileri geliyor. masa lambamın altında bazen saatlerce resim yapıyorum. İnanır mısınız, en derin konuları, içinden çıkamadığım her şeyi bu anlarda yakalayıp çözüyorum. yine öyle bir gün bu geceydi. aklıma bir an öyle şeyler geldi ki kendimi ne kadar hafife aldığımı, yargıladığımı fark ettim. yeni şeyler deneyip üstüne gittim ve en azından denedim. bahane uydurmadım, başarısız olmayı göze aldım. basketbola başlama cesareti gösterdim, uzun yıllardır içindeyim ve beni en çok mutlu eden şeylerin başında. daha birçok spor dalına, farklı el sanatlarına yöneldim. baktım ki aslında kendime bir şeyler katmak için hiç durmamışım. yapamadıklarına değil de yaptıklarına odaklanmak gerekiyor.neyi yapamadım değil, neleri başardım? kendimize çok yükleniyoruz. kendimize bu kadar yüklenmeyelim ne olur. bir söz var instagram'da sürekli dönen: "sen de bu hayatı ilk defa yaşıyorsun, kendine bu kadar yüklenme."
Mona lisa
her yeni gün benim için bambaşka öğretilerin olduğu deneyimler yaşatıyor. hayır diyorum ki bugün sıradan bir gün olsun mesela sıradan bir perşembe günü.. günler hızlı hızlı geçiyor. dün koca bir haftaya başladık bugün bitti. hayat dediğimiz bu uzun yolculuk, bazen bizi zorluyor. ama ne olursa olsun, her anı, kişi ve her deneyim bize bir şeyler öğretiyor. bu gerçekten de tam olarak böyle. özellikle küçük yaş grubunun öğretmeniyseniz. öğrenci sayısı kadar veli demek bu biliyorsunuz. veliler size hayatın en güzel hayat deneyimlerini sunar buna emin olun :) öğretmenler beni anladı diye tahmin ediyorum. bilmiyorum ama bazen şunu düşünüyorum. özellikle de çok fazla insanla tanıştığım için böyle. kimimiz başarının peşinde koşuyoruz, ne biliyim bazısı mutlu olmayı kafaya takıyor, bazıları da huzur diye tutturuyor... ama fark ettim ki, aslında tamamen basit bir tanımı var hepimizin aradığı şey aynı'' 'kendimizi bulmak' ' kendini bulamayan biri, çocuğu bulsun diye uğraşıyor. o yüzden bu denli bir çaba var. İçinde kalan ne varsa çocuk yapsın. çocukları öyle sorumluluklar altına sokuyorlar ki. çevremizin yarısı kendini bulamamış, kayıp insanlar.. karşımda çocuğunu değilde kendini anlatan o kadar çok insan var ki. anlatırken kendilerini kaybedip ben diye devam ediyorlar. hatta bir gün sordum bir çocuğun annesine siz mi resimde başarılı olmak istiyorsunuz, çocuğunuz mu diye. kadın şaşırdı duraksadı. '' ben küçükken çok severdim resim yapmayı, çok isterdim devam etmeyi'' dedi. bir hevesin, duygunun, isteğin insanın içinde kalması, ne kadar da yaralıyor insanları.
yolyordam
dislananmuhendis
selamlar. kaç gündür site açıldı bildirimini gördüm girmeye fırsatım olmamıştı. nasılsınız nasıl geçiyor günler? ben siteye gelmeyeli yıllar olmuş. bu siteyle yaşadıklarımı hatırlıyorum. burayla ilgili en çok özlediğim şey 6 yıl önceki o radyo yayınları, sohbetler. güzeldi, eğlenceliydi. buranın yollarımızı kesiştirip daha yakın arkadaş olduğum birkaç insan oldu, çok da güzel oldu. şimdi ise samsun’dan uzaktayım. okulum biteli birkaç yıl oluyor. çalışıyorum. ama öğrenci olmayı o kadar özlüyorum ki. keşke hiç bitmeseydi diyorum okul. size biraz tavsiye verebilirim. fırsatını yakaladığınız hiçbir şeyi kaçırmayın, içinizden geleni yapın ki ilerde aklınızda yapsaydım nasıl olurdu demeyin. en önemlisi gelecek iç açıcı olmasa da yaşamayın gitsin…
psikodok
fen-edebiyat önünde kültür mantarı olmayı bile özledim
psikodok
fen- edebiyatın önünde kültür mantarı gibi geziyorum kısa ve şemsiyeli olmak çok zor
Sanatçı
öyle telâşsız, acelesiz, sessiz, sakin olmayı seviyorum. dünyâdaki hiçkimsenin benimle veyâ yaptıklarımla ilgilenmiyor olması bana huzur veriyor. artık savaşı kimin kazanacağını merak etmektense, bir saksıda çiçek yetiştirmek daha anlamlı geliyor.
zenciburnu
omü’den mezun olduktan sonra hayatımda bir çok şey değişti. yeni bir şehire yerleştim, başka bir üniversitede yüksek lisansa başladım, hayalini kurduğum şeylere sahip oldum falan ama hala omü’yü hala atakum’u, öğrenci olmayı, hayallerde yaşamayı her şeyi çok özlüyorum. eğer atakum’da yaşıyor ve omü’de okuyorsanız kıymetini bilin arkadaşlar. dolu dolu yaşayın tadını çıkartın. karantina günlerinde iş güç olmayınca öehh yine melankoliye sardık.


mistletoe🍃
ben kendi sınırlarım içinde karantinada olmayı seviyordum, böyle başkası evde kalın diyince dengem bozuldu.
Mona lisa
temmuz ayının sıcağında, grip olmayı başardım. kendimi tebrik ediyorum.
shaggy
herkese merhaba,

biraz başınızı ağrıtacağım kusuruma bakmayın lütfen.
anonim olarak yazmanın içini dökmenin en keyifli yerlerinden biriydi burası benim için. sıkıldıkça sevindikçe yazdım ama hayatımda hiç bu kadar zorlandığım bir dönem olmadı ve yaklaşık 3 yıl aradan sonra tekrar yazmak sizden yardım istemek istedim. özellikle kadın arkadaşlarımdan.
3 yıldır yürütmekte olduğum bir ilişkim vardı. gözümden sakınır gibi herkesten her şeyden sakındım.
hayatıma ilk defa birini almaya cesaret etmiştim. daha doğrusu bir anda girdi hayatıma , ben de onun hayatına o hızla girdim.
bir insan bir insanı ne kadar fazla sevebilirse o kadar sevdik bir birimizi. benim için kaldı geldi istanbula ülkesini bıraktı , ailesini bıraktı . benim yanıma geldi. ben de elimden ne geliyorsa yaptım kpss yi bıraktım işe girdim iki yıldır 7/24 çalışıyorum yıllık izin bile kullanmadan. maddi manevi ne varsa verdik birbirimize. nisan ayında evlilik teklifi etmek için yüzük bakarken subat ayında kıskançlık ve yanlış anlama uğruna , ağıza alınmayak küfürler ettim. tehdit ettim . daha doğrusu etmişim farkında değilim sonradan mesajlarımı okuyunca farkettim. ben bunları farkettiğimde her şey için çok geçti.
bitirmişti.
çok pişmanım çok utanıyorum.
yalvardım yakardım, evine gittim çiçekler aldım , salya sümük ağladım geri dönmedi.
son kez ayaküstü bir kere görüşmeye müsade etti ama ne kadar pişman olduğumu söylesemde benden geçti . herkes kendi yoluna dedi ve gitti.
hayatımda ondan daha çalışkan daha iyi niyetli daha açık sözlü ,istediğini bilen gurur naz yapmayan birini tanımadım.
şimdi onu kaybetmiş olmayı kabullenemiyorum.
allah aşkına bana bir şey söyleyin .
kurbanlar adadım sadakalar verdim. pişmanım çok pişmanım . onu kaybetmek istemiyorum .
ne yapacağımı şaşırdım . ölü gibi işe gidip geliyorum .
akıl verin lütfen bana çok ihtiyacım var buna.
kittyyy
saat 00.00 dan sonra resmî olarak bir yaş daha ekleyeceğim ömür haneme. ve bunca yıldır hayatımda değişen tek şey belki de yüzümdeki çizgiler ve sürekli artan bir sayı. kendime kattığım veya katmaya çalıştığım şeyler tabiki oldu ama kendimden silmeye çalıştığım şeyler daha daha fazla. bu yıl ki hedefim artık kendimi olduğum gibi sevmek ve insanlar benim hakkımda ne düşünürse düşünsün umursamamak. ki insanları tek bir cümlesiyle yada hareketiyle yargılamayan bir insan olmayı hiç sevmedim hayatta ve kendime de olmasını istemedim hiç. nefret ettim bu durumdan da oldum olası. çünkü mutlaka o olayın altından bir sürü başka olgular çıkıyor ve belki de haklı haksız, haksız da haklı çıkabiliyor. veya herkes haksız olabiliyor, bunun tam tersi de var tabi. bu saatten sonra kimseyi değiştiremem belki bende dahil. yaşayıp göreceğim artık ne kadar ömrüm kaldıysa. sadece tek bir isteğim var bundan sonraki hayatım için. bunda sonra kalan hayatımda ve ben yokken bu dünyada, tek bir insan dahi olsa onun aklında kalmak. gözümdeki yaş değil ama ruhunda ufak da olsa bir hatıra olarak kalmak. hatırlanmak.
ladylazarus
çizgi roman siparişim yine stokta bulunmadığı için reddedildi. neyse ki nadir' de aranırken ingilizcesini gördüm ve neden aklıma gelmedi ki ?! diyerek yapışıp aldım. umarım bu kez de hayal kırıklığına uğramam. benim kadar basit zevkleri olan başka bir varlık daha yoktur fakat gelin görün ki bir kitaba ulaşmak için dahi savaş vermem gerekiyor.

ve sevgili oğuz atay, senin gibi yazmak ne kadar zorsa senin için yazmak da o denli zor. '' şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim. '' diyerek, yine senin sözlerinle affına sığınayım. iyi ki kelimelerine dokunmamıza imkan tanımış hayat. hala, neredeyse her gün fotoğrafını öpüyorum. benimki de böylesi bir tedrici intihar !

güzel marmara' nın sözleriyle, bir veda daha sana :

yabancıların en yakınıydın sen !



Zeze
cümlelerimde genelde galiba kullanıyorum. çünkü çoğu şeyden emin değilim. düşünceler okunan herhangi bir yazıyla, gözlenen bi davranışla, bir yaşanmışlıkla değişebilir ve bu bir an sonra bile olabilir. bir de hadsiz buluyorum galiba emin olmayı. sürekli değişen dünyada bu denli net konuşmak ne haddime gibi 🤔
👑Merry Andrew
kim olduğumu biliyorum. ne olduğumu. neleri sevdiğimi. nelerden nefret ettiğimi. nelerin beni hissizleştirdiğini. nelerin bana haz verdiğini biliyorum. ve kaçıyorum kendimden. olabildiğince uzağa. ardıma bakmadan koşuyorum tüm gücümle. ama bir süre sonra fark ediyorum aslında olduğum yerde dairler çizdiğimi. yıllarca o karanlık ormanın derinliklerinde kötü kurttan kaçtığımı sandım ama kaçtığım şeyin sadece bir yansıma olduğunu çok geç fark ettim. hiçlikte yankılanan o duyduğum ses, beni ölümüne korkutan o canavar, bunu kabullenmek çok zor, o benim. kaçtığım, korktuğum şey benim. simsiyah gözleri, korkutucu suratı ve kalın boğuk sesiyle bana bakan o şey sadece aynadaki yansımam. korktuğum yerdeyim. benden ayrı biri değil o ve onunla bir olmayı kabullenmek zorundayım. daha ne kadar kaçabilirdim ki zaten. ne olduğumu biliyorum ama onunla bir olup kendimi kabullenirsem olacakları da biliyorum. atlattım sanmıştım, kaçıp kurtulabilmeyi başardığımı sanmıştım ama bu gölgenden kaçmaktan farksız. yapabildiklerimi kabullenmek onu kabullenmek demek ve onu kabullenirsem bir olduğumuzu da kabullenmişim demektir. bu bana beladan başka bir şey getirmez.

kendimi bildim bileli çok fazla şey yaşadım hep. sürekli sorunlarla uğraşmak, sürekli mücadele içinde olmak ve bir yandan hayatla uğraşıp bir yandan sevdiklerini güvende tutmaya çalışmak artık beni yormaya başladı. tükenmenin hiç sırası değil. şu aralar zaten depresyona falan girmeye de zamanım yok. benden hep mücadele etmem bekleniyor ama ben daha kendi dertlerimi çözemiyorum nasıl başkalarına faydalı olabilirim ki. kalan son gücümü de aileme harcıyorum ve bu bir süre böyle devam edecek. peki ben hayatla boğuşurken içimdeki karanlık bir fırsatını bulur da beni yakalarsa.
gulmeksanayakisiyor
düşünceierini tam ve yerinde sözcükierie aniatamayan kişi, yaniış tartıiaria iş görmeye çaiışan satıcıya benzer. bazen öyle bir konuşmaya başlıyoruz ki soylediklerimiz nereye gidiyor karsimizdaki insan buna üzülür mü kırılır mı onu hiç düşünmeden empati duygumuzu kaybetmiş gibi oluyoruz. onun için sakin kalmayı başaran insanlar olmayı basarmamiz lazım . bunları söylerken benim de yaptığım yanlislardan kurtulmayı çok istediğim için . siz siz olun kalp kirmayin tüm hepsi duzelirde kırılan bir kalbi onarmasi çok zordur.
ladylazarus
aynı gökyüzünün altında, kaç beden eskittim ? insanüstü bir kayıtsızlıkla bulutları izlerken düşünüyorum bunları. aynı gökyüzü altında, birkaç asır önce ağladıklarıma gülerken idrak ediyorum varlığımın gülünçlüğünü. biri, hiçbiri, binlercesi.. yıllar evvel okuduğum bir pirandello romanı. moscarda' nın , eşi vesilesiyle burnundaki, belki varlığındaki kusuru fark etmesiyle başlıyor roman. biriyken, hiçbiri oluyor moscarda. sonra binlercesi olmayı deniyor ve en nihayetinde koca bir ' hiç ' olarak çıkıyor karşımıza. İnsanoğlunun bilinçsiz döngüsüdür bu. ilkin, ' biri ' olduğumuzu sanırız. o 'biri' ne göre yaşamayı hedefleriz tüm yaşamımızı. sonra bir gün, kendini biri sanan bir başkası, ' hiçbiri' olduğumuzu öğretir bize. insan, ancak varlığındaki kusuru fark ettiğinde yahut sarıldığı biricik giysinin gülünçlüğüyle cüceleştiğinde yaşamaya başlar. asıl kopuş oradadır ve artık ne ' biri ' dir o, ne de ' hiçbiri'.. ' binlercesi ' dir. her yeni parmak için biri olmaya çalışır. ailesi için, arkadaşları için, sevgilisi için, sokaktan geçen herhangi biri için bir ben yaratır. binlercesi olmaya çalışırken kaybeder kendini. belki de delilerdir yalnız bu döngüyü tamamlayan. bizler asırlardır, aynı gökyüzünün altında dönen bulutlar gibi bin parça olmuş, bir zamanlar ağladıklarımıza gülüyor, güldüklerimize ağlıyoruz. bazen benim gibi birkaç tanesi başını kaldırmayı akıl ediyor. oysa bilmemeli insan. eski bir dostoyevski hastalığı sarıyor bedenimi. iliklerime kadar ' anlıyorum '.

gökyüzü yasaklanmalı !




'' bu adam fezadan
fezada, fezada ''
girgirina
bana hiç uğramaz oldu gözlerin. oysa pencerem açık bir misafir edasıyla gönlüme kurulmanı bekledim. her gece sana kapandı gözlerim ,sana söylendi her söz. belki daha tanımıyorum seni. düşünürsen misafir olmayı bunlar sadece sana söyleyeceklerime önsöz:)))
Eleni
yazı karamsarlık içermektedir, okunmaması tavsiye edilir.

dedikten sonra; farklı hayatın farklı pencerelerine yelken açalım. her hayatı yansıtan farklı bir pencere. elindeki işleri bir kenara bırak ve birkaç saniyeliğine evleri gözetleyip yaşamlara bak. herkes kendi halinde, aynı evde birden fazla değişik pencere. hepsinin ayrı bir sıkıntısı, birkaç çuvaldızı, birkaç da iğnesi var. başkalarının derdini sahiplenmek isteyip kendi derdinden arınmak isteyenler, kabullenip kendi sorunları ile yaşamayı öğrenenler, tam öğrendim derken fire verip karamsarlığa tutulanlar. farklı farklı sorunsallar, farklı farklı çıkmazlar. kısa süreli hatalarla karşılaşmalar, altından kalkıp yoluna devam edenler, yükün altında ezilip sessizce can verenler. herkes birbirinden habersiz, haberdar olduklarını sanırken tesadüf eseri olayların gördüklerinden ibaret olmadığının farkına varanlar. benim bir pencerem var, senin bir penceren var, onun bir penceresi var. sadece 2 3 tanesinin varlığından haberdarsın, geri kalanlarından bihaber. İnsanlar ölüyor, insanlar diriliyor. çoğu diri görünürken ölmüş oluyor. kiminin namı ölü bedenini diri tutuyor.(İyi ya da kötü.) yaşamlara baktın mı? birkaç saniyeliğine. herkesin farklı hayatları olduğunu gördün mü? peki, devamını görüp onların yaşantısının içine girmek ister miydin, en derin kesimlerine hem de. İşlediğimiz günahların yazılmadığı evrelerde dünyada varolan kuklalar sanıyordum kendim dışındakileri. onları oynatan başkaları varmış gibi, oyun karakteri gibi. onların duygu ve düşünceleri yok sanıyordum. bir defasında isyan etmiştim, "sen beni sevmiyorsun, ben de artık seni sevmiyorum." küçüktüm. gözyaşlarımın bedeliydi kendimce. görmüyordum, duymuyordum, çektiğim acılarım yanıma hep zarardı. (evet evet oyuncak ayım kaybolmuştu.) bir insanın acı çekmesinin yaşı yok bence, her yaşta kendi payını alıyorsun. pişman olmuştum, kendim gibi pencerem de küçüktü. büyüdüm, değiştim, pencerem görüş açım için genişledi.(yeteri kadar değil.) İnsanların kukla olmadıklarını idrak ettim. onların da benim gibi penceresi varmış. saklı köşelerinde yatan mutlulukları, üzüntüleri. çok zaman altından kalkamayacağım yükleri sırtladığımı düşündüm, tam altında ezilecekken bana uzanan el ile ayağa kalktım. İntihar benim için kurtuluştu, sadece kendi penceremi kapatacaktım. sadece kendi odamı havasız bırakacaktım. yapacağım tek şey, oyuna son vermek olacaktı. zamanla kurtuluş olmadığını fark ettim. uzun bir zamanımı aldı diyebilirim. öğrendim ki; bir evin penceresiydim, bağlantım vardı. penceresi olduğum evin sadece penceresi olmayı bırakıp bakımsız penceresi olacaktım. İntihar etmiş olsaydım tabii. kapısı ölümle kilitlenmiş bir oda, yağmur yağacaktı, toz olacaktı, rüzgarlar esecekti, dört mevsim de ayrı ayrı zamanlarda yaşanacaktı. ölüm yüzünden o pencere hep eski gibi gösterecekti evi. şu an kapım da açık, pencerem de. ev yeni gibi görünüyor, hayatında yerim olanları üzmemiş oluyorum ama gözlerimi kapatınca aydınlıkta bulduğum karanlıkta herkesin yaşamı beni esir alıyor frank.
Eleni
bir dizide, bir filmde, bir kitapta (kısacası hatırlamadığım bir yerde, hatırlıyorum ama bilerek söylemiyorum. çünkü neden söyleyeyeyeyeyim?) denk gelmiştim. sen şimdi “neye denk gelmiştin yahu? gevelemesene lafı kepçük ağzında!” diye söylenmeye başlamışsındır frank, başlama. “bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir bölüğü, bir bölük de bir ülkeyi kurtarır. yani hayatta gerçekleşen her durum, yapılan her eylem değerlidir. küçük gibi görünen durumlar, etki ettikleri olayları bambaşka bir hale büründürebilirler.” çok mantıklı değil mi? bence de. düşünüldüğü zaman neredeyse hepimizin hayatını etkiliyor. düşünsene ufacık bir olay ölüme/ölümlere ya da yeni bir doğuma/doğumlara neden oluyor. bu doğum sadece candan can çıkması olayı değil. geniş düşün frank. ruhun yenilenmesi gibi mesela, düşüncelerin yenilenmesi gibi ya da. tabii sadece bunlar ile de sınırlı değil. (pöff manyadık iyice.) şu an çok aptalca şeyler düşünüyorum, hem de çok. küçüklüğümün kahramanı olmayan yaşlılarını, gençlerini, veletlerini. (evet hepsini düşünüyorum, çünkü olaylar gerçekleşirken yaş göz önünde bulundurulmuyor.) neler yapıyorlar acaba şimdi? aralarında zengin olan var mıdır ki? keşke birilerinden bize miras kalsa be! sürekli uykularımızı bölen şu sivrisinek vızıltısı rahatsızlığına sahip telefonlarımızın sesi sadece bir gün saçma sapan nedenler ile uyandırmaya yaramak yerine “zengin oldun lan denişik şapşik, sevin!” diye şaşkınlık içinde bıraksa. olur da zengin olursam hani çooooook çooook uzak bir ihtimal ama hani olur da olursa (vazgeçtim söz etmeyecem hayallerimden) zengin olmuş olacam işte. sonra bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç lezbiyenimsi gay vardı moduna bürünürüm, oh mis. sonradan sonra ise yansın geceler; bertuğlar, pelinsular, eceler, mertler. sabaha kadar cistak cistak. şaka lan. gelecek kaygıları ortadan kalkmış oluyor sadece. bize lazım olan mutlu olmak, mutsuz olduktan sonra trilyoner olmuşsun neye yarar di mi!(trilyoner olmayı seçiyorum.)
waww
sene 2012 falan. İstanbul'da esenler sokaklarında bir cumartesi akşamı berber dükkanı arıyodum. ev civarındaki dükkanların baya bi kalabalık olması sebebiyle buralarda tras olmayı reddetmis ve boş bir berber bulurum umuduyla o akşam dükkanlara bakina bakina yürümeye devam etmiştim. 45-50 dakikalık bir yürüyüşten sonra nihayet bos bir dükkan bulabilmistim fakat artık esenler'de değil bayrampaşa'da idim. kuytu bir köşede sıkışıp kalmış dükkanında , yalnızlığına isyan eder bir şekilde somurtkan bakışlarla 37 ekran tüplü televizyonunu izleyen berber amca,kapıdan içeri girmemle beraber yüz ifadesinde belirgin bir yumuşama olmasa da vücudunda ufak kıpırdanmalar olmuştu. selam verip, sıra olmayan bir berber dükkanı bulmuş olmanın zafer edasıyla tıras olacağım koltuğa oturmuş ve berber amcanın makasıyla saçıma yapacağı klas dokunuşları sabırsızca bekliyordum. elindeki tıras makinesiyle kafamın üst bölümündeki saçlara amansızca girişen berber amca sanki bir şeylerin sinirini benden çıkarıyordu. berber amca agresif tavirlarla sacimi kesmeye devam ederken elinde poşetle dükkana giren bir çocuk, "abi siparişin geldi" diyerekten berber amcaya seslendi. saçımın yarısı kesilmiş yarısı kesilmemiş bir durumda iken,berber amca elindeki makası ve tıras makinesini tezgahın üstüne bırakmış, çocuğun elindeki poşeti alarak biraz önce televizyon izlediği koltuğa oturmuş ve poşeti açmıştı . poşeti açar açmaz nerede, ne şekilde olursun asla unutmayacağım o koku burnuma gelmişti . evet,bu bir lahmacun kokusuydu. berber amca,büyük umutlarla geldiğim bu boş berber dükkanında beni yarı yolda bırakmış ve sipariş ettiği tam 4 adet lahmacunu yemeye koyulmuştu. bir yandan dürüm yaptigi lahmacunlari yiyen berber amca,diğer yandan da ayranını hopurdeterek içerek,hayretler içerisindeki bakislarima sanki nispet yapıyordu. ben ise şaşkınlıkla olan biteni izliyor, olayın kamera şakası olma ihtimaline karşılık etrafımı suzuyordum . ne var ki her şey gercekti. evet! burası erkek berberi! burada her şey zor! her şey gerceeekkk! İlginç olay sonrası berber amca, ziyafetini sona erdirmis ve 25-30 dakikalık mola sonrası yarıda bıraktığı saçımı kesmeye devam etmişti. ve o geceden sonra edindiğim büyük tecrübeler neticesinde bayrampaşa'ya bir daha adimimi atmamistim. atamazdım... herneyse yaşasın samsun berberleri... :))

Selam Ziyaretçi

Gördüğüm kadarıyla henüz giriş yapmamışsın! Lütfen giriş yap, bekliyorum :)