ricardoveritas
bu mesaj aslında bir mesajdır. doğum günü kutlanan kişi, doğum gününü kutlayanlara zaten bireysel olarak teşekkür eder. toplu şekilde böyle teşekkür mesajı yazmak kutlamayanlar da kutlasın, bilmeyenler bilsin diyerek ego kasmaktan başka bir şey değildir.
ricardoveritas
doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim.
Oyuncakayi✔️
en çok kıskandığım çoğu insanda olan özelliklerinden biri ajandasına yarın yapılacakaları yazıp gün içinde onları teker teker yapanlar. olum o kadar dolu hayatınız mı var anlamıyorum ki. benim yazabileceklerim. yarın ders çalış, kitap oku ve duşa gir yani başka bir olayım yok her gün her sayfaya bunları yazmamda saçma olur. her günüm dolu geçen biri olmak isterim tabi o yaşadığım şehirde nasıl olacaksa. tabi bu son kullandığım cümle bahane biraz. ama biraz da değil çünkü ben gezerek şehri tanımak isteyen biriyim. yaşadığım şehrin bir ucundan diğer ucuna taş çatlasa 30 dakka mesafe olduğu için gezemiyorum (gezilecek yerler gezilmiş zaten toplasan kaç tane çıkar ki ?) yani bir istanbulda otursam kendi başıma istediğim gibi görmek istediğim yerlere gidebilirim onun ajandasını yapabilirim mesela. aslında aklımda iki tane ajandama not tutacağım konular hazır ama öyle bir alışkanlığım olmadığı için sadece eyleme geçmeden ajanda tutan insanları imrenerek izliyorum.
psikodok
benden çok fazla hoşlanmayan insan var özellikle şu bir yıl içinde sayıları gitgide arttı. ama bir tanesi samimi bir şekilde tiksiniyor benden. dönüp sınavdan önce bana "zaten iki ayrı firmada çalışıp paraya para demiyorsun üstüne gezip tozuyorsun, notlarında iyi. tiksinçsin" dedi. samimi 😊
Gamsız Baykuş
arkadaşlar çok mutluyum. ama nasıl mutluyum bir bilseniz. çok uzuun bir zamandır böyle güzel mutlu olmamıştım. deli gibi eğlendim. sürecin başı da çok heyecanlıydı. şimdi olaylar şöyle gelişti. mabel matiz'in bugün konseri vardı burada. ben de özellikle öyle kolaysa'yı çıkardığından beri bu adamı canlı dinlemek istiyordum. bu hayale bugün ulaşabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi çünkü bana kalırsa baya mucize gibi bir şey oldu. konser ilanını gördüğümde direkt saatine, bilet fiyatına bakmıştım zaten. sonra beni biraz aşar bu diye düşünüp bir kenara koydum bu fikri ama tamamen de vazgeçmiş değildi hâlâ. geçen haftalarda tekrar bakmıştım ve biletler tükenmişti. dedim başka zamana artık, vazgeçtim. zaten bilet kalmamış vazgeçmeyip ne yapacaktım değil mi? neyse ben mabel matiz'in facebook sayfasında bir duyuru gördüm iki gün önce. samsun konserine iki kişilik bilet hediye ediyorlarmış. dedim ya nasip bir şansımı deneyeyim. ama hiç ümidim olduğundan falan değil ha. bendeki de ne şans. hâlâ inanamıyorum o biletin bana çıktığına. bir yandan şeyi de düşünüyorum, lan fake mi acaba, mail geldi ama ya konser alanına gittiğimde böyle bir şey yok derlerse falan ben hâlâ böyle bir olayın başıma gelebileceğine inanmıyorum. ta ki konser mekanını kapısından girdim, o zaman inandım. sanki zaman mekan algılarım falan kapandı. ya diyorum nasıl olur ben buradayım şu an ve benim 24 saat öncesine kadar katılmak gibi bir düşünce aklıma gelmezdi. bilenler bilir mabel'e olan daha doğrusu şarkılarına olan hayranlığımı. hatta çok kez bu platformda sizlerle de paylaşmıştım bazı şarkılarını. konser çok güzel geçti benim adıma. bağıra bağıra eşlik ettim her şarkısına, bu yüzden yarın sesim bile kısılabilir. sabahtan beri zihnimin arka planında "fırtınadayım" şarkısı çalıyordu. girişi bu şarkıyla yapınca ayrı bie sevindim. olay aslında sadece konser meselesi de değil benim için. uzun zamandır, yani yaklaşık bu eğitim öğretim yılı başladığından beri üstümde bir ağırlık vardı. ya resmen canlandım şu etkinlikle. bana hiç bu kadar iyi geleceğini tahmin etmiyordum. belki de beklemediğim bir anda olduğu için bu kadar sevinmişimdir bilemiyorum. ama her açıdan çok güzel bir anı oldu benim için. giderim sakin sakin müzik dinlerim gelirim diye düşünürken deli gibi hareket ettiğim için kollarım, bacaklarım, her yerim ağrıyor. zaten boyum kısa diye ara sıra parmak uçlarıma yükselmek zorunda kaldım o da yordu. neyse ki önümdeki kız tüm konseri elindeki telefonuyla yüksekten çekti de onun telefonundan izleyebildim sahneyi(!) yani arkadaşlar okuyamadım durumumuz yoktu diyenler için özet geçeyim. eminim ki yukarısı çok karışık olmuştur ama hislerimi sizinle hemen paylaşmak istedim. mutlu oldum arkadaşlar. çok güzeldi be her şey benim adıma. dilerim ki sizin de benden daha çok mutlu olacağınız zamanlar olsun. hayatınızda böyle kısa da olsa güzel anlar olsun. seviyorum sizleri, kendinize iyi bakın. güzel geceleriniz olsun dedikodu ahalisi.
HeyCorc
burası zaten soğuk, hava daha da soğuk.
hayırlı cumalar diyerek günün girişini yapayım.
Gamsız Baykuş
selam dostlar. kitap fuarına gitme fırsatını anca bulabildim. aslında dün de gelmiştim ama o daha hızlı gelişen bir olaydı. arkadaşlarımla geldiğim için odağımız daha çok test kitapları oldu ve kafama göre gezemedim. biraz da yorgunluğun verdiği baş ağrısıyla keyfini çıkaramadığımı düşündüm ve bugün sabahın erken saatlerinde tekrar yol aldım. fuar genel olarak güzel geçti benim adıma. sabah saatleri olduğu için çoğunlukla okullardan gelen öğrencilerle doluydu etraf. bir tane çocuğun pubg kitabını gördüğünde verdiği tepki ile başka bir çocuğun yanık yanık sesiyle "nayino" şarkısını söylemesi hatırımda kala güzel detaylardan :d bu defa her standa uğramadım. aslında bu sene kitap fuarından pek bir kitap almam diye düşünüyordum çünkü epey zamandır kitaplarla çok haşır neşir değilim. birinci dönemi geride bıraktığımda sadece bir kitap okumuşum ve elimde aylardır sürünen bir kitap var. dönemin yoğunluğundan dolayı kitap okumaya pek zaman ayıramıyordum. hal böyle olunca araya giren soğuklukla beraber aklımda şu kitabı alırım gibi bir düşüncem yoktu. geçen sene "şeker portakalı" ve "güneşi uyandıralım" kitaplarını almıştım, üçüncü kitabı da seneye alırım diyerek bırakmıştım. aklımda olan sadece bu vardı. dün kitabı sorduğumda kalmadı demişlerdi ama bugün tekrar geldiğini görünce sevinçle aldım. bu sene de geçen seneki gibi en çok kitabı can yayınları'ndan aldım. böyle yazınca da çok gibi oldu ama çok değil aslında, 3 tane eheh. yine sevdiğim yayınlardan olan yky'den oradaki görevlinin tavsiyesi üzerine bir kitap aldım. gezinirken baykuşlu bir kitap -diğer baykuşlu her şey gibi- dikkatimi çekti. daha önceden bilmediğim bir kitap olduğu için görevli arkadaşa kitap hakkındaki bilgisini sordum. İlk sayfasını okuyup çok beğendiğini ve devamında da aynı türde olan bir kitabı da mutlaka okumamı önerdi. ben de ilk sayfasını okuyunca düştüm direkt kitaba. çünkü uzun zamandır içinde bulunduğum ruh haline yakın şeyler yazıyordu. çok şaşırdım çünkü kitabın dışından hiç böyle bir izlenim uyandırmamıştı. sonrasında daha evvel okuduğum ve kitaplığımda bulunmasını istediğim iki kitabı daha aldım. arada kardeşim için de hem etkinlik tarzı hem de okuması için küçük kitaplar aldım. çocuk sonuçta, her türlü hediyeye seviniyor :) resmen okumayı özlemişim yaa, bunu fark ettim. okunacak çok kitap var. İçlerinde kayboldum sanki. neyse ben şu sınavı bir atlatayım hele. zaten burada aldığım kitapları yazın evde okumayı tercih ediyorum çoğunlukla.
yani özetle bir iki kitap alsam kâfi diyerek girdiğim fuardan 8 kitapla çıkmışım. bakıldığında kitaplar için çok değil verilen para ama çok hazırlıklı olmadığım elimden bu kadarı geldi :/ fiyatlar genel olarak ortalama geldi bana. kitapçılarda olmasa da internette bu fiyatlara bulunabilir çoğu. en çok indirim sanırım test kitaplarındaydı. ama şöyle de bir etken var, fuarın sonuna geldikçe kitapların fiyatı daha da iniyor. mesela dün bir kitabı sorduğumda 22 lira demişlerdi, bugün aynı kitabı 20 liraya aldım. onun için hâlâ gitmemiş olanlar varsa hafta sonunu değerlendirin derim :)
Fafatara
ben: ya bu gece erken uyuyacağım çok uykum var.
beynim: ay şaka mı bu? seni dört gün hiç uyutmayan ben erken uyumana izin verir miyim lan?
ben: hiç şansın yok. park beni sen de dinlen yarın daha güzel uğraşırsın benle.
beynim: hatırlıyor musun küçükken tüp bebek lafını duyunca bebeklerin tüpün içinde olduğunu sanmıştın da gidip kontrol etmiştin tüpten ses geliyor mu diye. sınıfta öğretmene anne diye bağırmıştın da ağlamıştın, sınıftaki herkes gülmüştü sana.
ben: bunları pişirip pişirip getiriyorsun zaten, alıştım.
beynim: peki, bunu sen istedin. yıllar önce akraba düğününde yaptığın danssss.
ben: hayırrrrrrr, hatırlamak istemiyorum. off çok utandım.
✔️
uzun uzun yazıp iç dökmeye gelsim demek isterdim ama yapamadım. yaz sil yapmaktan ellerim yoruldu... her neyse uzun lafın kısası değişmek gibi bir ihtimalim yok. kendimi de sevemiyorum sıçtım efendiler. askerlik zaten bitmiyor isyanlardayım...
çok_karanlık_patron!
İlk defa uzun yazacağım, yanlışım varsa düzeltin.yeni sinema kanunu diye bir halt getirdiler. neye yaradı bilmiyorum. 9 liraya aldığım bilet 14.5 lira olmuş. kampanya ve indirimler kaldırılacak derken mısırı dediler sandım. bilet kampanyaları da kalkmış, üstüne bir de sansür oh. zaten festival filmleri gelmiyor samsun'a. ama ülkeye gelmesi bile artı kültürdü. şimdi teorime geçelim.
yıllardır kardeş kardeşe yaşayan yapımcılar ve dağıtım şirketi birden kavgaya başladı.yok sen mısır satma ben şunu yapmam falan filan. sonra bakanlık el attı,sinema kanunu çıkardı. bu kanun kimim işine geldi? 1)dağıtım şirketlerinin (indirimli biletler kalktı. önceden biletle birlikte çok daha ucuza mısır alabilirdik kalktı. bir bilet bir mısır 20 lira iken, şimdi bir mısır bir bilet ayrı ayrı satılacağı için en az 30 lira oldu)
2)film yapımcılarına (kampanyalar kalktığı için biletlerin fiyatı arttı yani) doğrudan yapımcılara) biletten düşen pay arttı. 5 liradan 7.5 lira oldu.
3)bakanlığın yani devletin (biletten alınan vergi de dolaylı olarak arttı.) sinema kanunundan sonra bakanın neşeyle önümüzdeki yıl 60 milyon olan seyircimizin 100 milyon olmasını umuyoruz demesi bi garibime gitti. devletsin sen devlet. zaten sinemanın %90'ını ögrenciler ve gençler oluşturuyor. sen bunları bile soymak istiyorsun. buradan sana yıllık 10 milyon tl fazla gelse ne olur gelmese ne olur? o para devlet nezdinde hiçbir şey. yani anlayacağınız, bence geçen aylarda sinema sektörü danışıklı bir dövüş yaptı. istedikleri gibi bilet fiyatları arttı. seyirci hariç herkesin işine gelen bir teklif meclisten geçti. ayrıca reklamların azalması kanunu 1 temmuz'da uygulanacakken bu kampanyaların bitmesi tam da bugün başladı.yanlışım varsa bilen arkadaşlar düzeltsin. çünkü çok sinirliyim. haftada 2-3 kere sinemaya giden beni o kadar seven beni küstürdüler. artık gitmem. açar evde korsan izlerim. yıllarca korsan izleyen arkadaşları hep uyardım ama bizi onlar mecbur etti artık.
Fafatara
çocukluk fotoğraflarıma bakarken annem 'diğer çocuklar ağır olduğun için seni gezdirmek istemezlerdi hep abini alırlardı' dedi. baktım tüm fotoğraflarda yanaklarım pofuduk pofuduk. kıyafetlerime de hiç sığamamışım; ya düğmeler açılmış ya da ucundan tutuyor. ben de sanıyorum ki bu kıyafetlere sığamama durumunu sonradan yaşamaya başladım. artık kabullendim ben şişko bir insanım. zayıf insanları da kıskanmıyorum. hıh hiç de istemem zayıf olmak. zayıf insanlara zaten sarılmak eğlenceli olmuyor. kollarımın yarısı boşta kalıyor. çok da sarılamıyorsun kırılırlar diye. ben şişko poncik bir insan olarak doğduğumdan beri mutluyum. ayy beni taşıyınca yoruluyorlarmışmış. sanki ben çok meraklıyım. kendi başıma gezerdim ben. onlar da çok güçsüzmüş. ben mi dedim alın beni kucağınıza gezdirin diye. küçükken de çok düşmüşüm yere. kesin yoruldukları zaman bir yere sallamışlardır beni. sinirlerim bozuldu.
Zeze
‘zaman’ kelimesi ‘mekan’ dan daha çekici galiba. mekandan ziyade zamana takılıp kalmamız nasıl açıklanır ki başka.
zamanla ilgili ilk derdimiz kendi zamanımızı kabullenmeden, başkasının zamanını boynumuza tasma gibi takıp onun peşinden koşturmak gibi. herkesin aynı zamanda bi şeyleri yaşamayacağını, bunun mümkün olmadığını anlayamıyoruz. bir örnekle açıklamak isterim. fatih sultan mehmet 21 yaşında (bazı kaynaklarda değişiklik gösteriyor) İstanbul’u fethetti. ama erken öldü. bakıldığında hemen hemen ömrünün yarısı. peki 100 yaşında ölecek olsaydı ve 50 yaşında fethetseydi bu denli övülür müydü ? (şu anki genç başarısı) hayır. ama yine ömrünün yarısı. farkı ne ki ? onun kendi hayat çizgisi o. bizimki de başka. ali’nin de ayşe’nin de. peki neden hep bir geç kalmışlık ve yetişememe korkusu ?
bir de diğeri var. o zamana ait hissetmemek. İnsan bir zamana nasıl ait hissedebilir ki ? zaten her an geçmiyor mu ? tıpkı bizim gibi. bana kalırsa bu zamana ait hissetmemek değil, ilk cümlemdekinden kaynaklı bir aldanış. bizi boğan mekan. (mekan = dünya) biz değil birkaç yüzyıl öncesi 15 yüzyıl öncesine de gitsek yine kötülük var, yine samimiyetsizlik var, yine yalnızlıklar, fitneler, fesatlar, olaylaaaar olaylar yani. o zamanki insanlar da eminim eski başkaydı derler. çünkü zaman da tıpkı insan beyni gibi işler. kötüyü gömer unutturur, güzellikleri andırır. eskiden bugüne güzel şeylerin gelmesi de tamamen bundandır bence. yanisi sorun mekanda gibi geliyor bana. her anlamda zamanın peşini bırakalım artık. zaman biziz ve geçip gidiyoruz görmüyor musunuz ?
Zeze
sert, çok konuşmayan, fazla sınırları olanlar sevgisini zaten belli edemiyor algısı var. yani onlar zaten öyle deniliyor galiba. benim gibi bıt bıt ötüp çok gülenlerin sevgisini belli edeceği düşünülüyor. edemiyorum kardeşim edemiyorum. görünen gibi değil yani, duygularım konusunda çok farklıyım. bu beni bir miktar üzüyor 😔
Fafatara
değerli uzun boylu insanlar,
toplu taşıma araçlarında lütfen daha duyarlı olalım. sürekli kolunuzun ya da dirseğinizin hedefi oluyorum. ya gözlüğüme vuruyorsunuz ya da başıma. kol neyse de dirsek denk gelince kötü oluyor. tabii ki yanlışlıkla olduğunun farkındayım. o an önemli değil diyorum ama can bu acıyor. bir de ne olduğunu anlamak için arkasına bakanlar var ama işte ben aşağıdayım. neyse en azından bir şeye çarptıklarını fark ediyorlar. kısacası artık başıma vurmayın, acıyor. he bir de bildiğiniz gibi çoğu zaman ayakta kalıyoruz. bu sırada bir yere tutunmaya çalışırken fark etmeden koluyla omzumu bastıran çok kişi var. zaten kendimi zor taşıyorum siz de öyle yapınca daha zor oluyor. o yüzden yapmayın böyle şeyler, omzum ağrıyor sonra.
ucuncunesilsaglikci
uzun bir süre mutsuz olunca mutsuz olmaya alışıyor sanki insan. evet sürekli dibe iniyorsun falan ama zaten dibin etrafında dolaştığın için dibe inişlerin hayatını tepetaklak etmiyor. öbür taraftan uzun bir mutsuzluk döneminin ardından hiç beklemediğin kadar güzel günler yaşadıktan sonra tekrar mutsuz döneme gitme ihtimali bile insanın dünyasını tepetaklak edebiliyor. musmutlu olurken bir anda dini görünce insan toparlanamıyor. bir de eğer bu mutsuzluğu yaşarken hayat seni her alanda zorlamaya başlıyorsa üzüntüyü yaşamaya ve bu duruma alışmak için çabalamaya vaktin olmuyor. saçma bir şekilde sürekli yorgun, sürekli sinirli ve patlamaya hazır bir yanardağ gibi etrafta dolanmaya başlıyorsun. artık lavların seni mi etrafındakileri mi yoksa maviyi mi daha çok yakar bilemiyorsun.
Calimeroo
merhaba. küfür edebiliyor muyduk? yok edemiyorduk. neyse küfür edesim de yoktu zaten. 2019 yaramış.
Ümid Gurbanov
İlker: ya ne yapayım, sizden utandığım için burada...
nazım: neyine utanıyorsunuz? şu halime bakın, grand tuvalet gelmişim.
veysi: zaten en büyük utandığımız şey o. https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1078569...
Parasetamol
kütüphane günlükleri serisine ek.(bu seriyi eski müdavimler iyi hatırlar)
yeni kütüphanedeyi uzun süredir gözlemliyorum.bir vize haftası geçti ve bir final haftası geldi.bu süreçte ne kadar çok boş insanın üniversiteye yerleşmiş olduğunu yeniden anımsadım. daha önce kütüphanede küfredilesi tipler başlıklı yazımda nazikçe iğnelemiştim bu tip insanları hatırlarsanız.ama özellikle final haftası gibi zamanlarda yer bulmak da zor olduğu için bu boş insanlardan uzaklaşmak da mümkün olmuyor.gelin bu boş insanların özelliklerini yakından inceleyelim.bu tipler kütüphaneyi kullanmayı bilmezler. özellikle bu yeni kütüphanede sesli çalışma alanı olmasına rağmen burayı kullanmayıp sessizliğin hakim olması gereken yerlerde fingirdeşenler , yanındaki kıza/erkeğe yavşayanlar , muhabbete dalanlar , gülüşenler ve sizin de şahit olduğunuz nice durumlar. biraz anlayışlı olur insan.biraz empati.belki sen iki sayfa nota bakıp bir de sınavda kopya çekerek geçeceksin dersi ama onlarca sayfayı ezberlemesi gereken insanlar var. dikkati kolay dağılabilen insanlar var. hassas olmalıyız , bu lütuf değildir , bu olması gerekendir.diger taraftan kütüphane eşyalarını hor kullanmak niye? tıp kazanmışsın muhtemelen aferin ama bi musculus brahioradialisi de çalışma masasına yazmadan ezberleyiver kardeşim.yazıktır.kitaplara zarar verenlerede yazıklar olsun.
kahve makinası yine şekersiz kahveler yaptığından hatta para yuttuğundan dolayı bu makinalardan artık çay kahve almıyorum.eski kütüphanede zehir gibi acı köpüğü olsa da bu makinaların kahvesini içerdim.şimdi tansiyonum çıkıyor, malum yaşlandık artık.
yeni kütüphanenin en sessiz çalışma ortamı en üst katta soldaki beyaz salon( niyeyse oraya beyaz salon diyesim geldi) o kadar sessiz ki kapı dahi kapatılmıyor ses olur diye.ki zaten kapıya yapıştırılmış uyarı yazısı dikkatinizi çeker.beyaz salonda çalışan herkes bu sessizliğe ayak uyduruyor.ayak uyduramayanlar ise sert ve imalı bakışlar ile uyarılıyor. kütüphanenin en soğuk çalışma alanı da yine en üst katta bulunan ve diğer katlarda olmayan , pvc ile kapatılıp odaya katılan balkon misali duran yol manzaralı , ayrıca beyaz salon ile bağlantı kapısı bulunan yer. buraya da artık balkon diyeceğim.1 ve 2 . katlar standart. orta alanda çalışmak ayrı keyif verici. arada aşagı ve yukarı katlara bakıp “ millet ders çalışıyor mu ? “ , “ acaba şurdan atlasam ağlar beni ne kadar yukarı savurur? “ , “‘ eyooo ‘ diye bağırsam bakmayan olur mu ?” gibi saçma düşünceler ile derse kısa aralar vererek çalışmaktan bahsediyorum , evet bu keyif verici . farkında olmadan mola vermiş oluyor insan. kütüphanenin selçuklu mimarisi örnek alınarak yapıldığına kulak misafiri oldum ama neresi örneğe uygun yapılmış onu tam anlayamadım.girişte tahta kapıyı acıyorsunuz ve sizi solda kimsenin olmadığı bi masa karşılıyor, sonra ötücü camlı alandan geçip danışmadaki görevli ile kısa süreli gözgöze geldikten sonra solda multimedya birimi ( eski kütüphanede adı böyle idi ) içerisinde bazen şaşılacak hızda internete bağlanan pc ler bulunmakta. bazı pc ler ise çalışmamakta/internete bağlanamamakta.evet buraya pc salonu diyelim. buranın da müdavimleri var elbet.
danışmanın arkasındaki dairesel masada hiç çalışmadım. düşünsenize ya üstünüze biri tükürse yukarıdan. birisi su içerken elinden şişeyi düşürse yağmur misali dairesel masayı ıslatır.evet bunlar kuruntu.
eski kütüphanenin müdavimleri vardı.bu müdavimleri görmek isterseniz ilgili kata çıkardınız ve müdavimler yerlerinde çalışmakta olurlardı.ama şimdi bu imkansızlaştı.misal eski kütüphanede giriş katta çalışan tıpçı bir grup vardı birde mühendis grup.en üst katta da tıpcılar vardı. hatta ara katta da vardı tıpcılar. çıkmıyorlardı sanki kütüphaneden.
eski kütüphanede kitap aramak daha eğlenceli idi. şimdi ise daha yorucu.
artık lavaboların pencerelerinden ziraatçilerin ekinlerine bakıp boy vermelerini seyrede duracağız.şöyle salatalık domates ekseler keşke.olgunlaşınca girerdik bahçeye.bugün dikkat ettim çift sıra beton direk dikilmiş ama araya tel çekilmemiş.birde demir kapı konulmuş...
yazı daha sıkıcı hale gelmeden burada kesiyorum.
beni sorar iseniz ben kütüphanede raftan bir kitap seçip oturup o kitabı okuyan yaşlı amcayım. evet evet o yaşlı amca benim.
👑Merry Andrew
ben sadece iyi bi insan olmak istiyorum. bu o kadar mı imkansız. her seferinde toparlıyorum, bir şeyler rayına oturuyor ve evet diyorum sonunda düzgün rutin sakin bir hayata geçtim ama tam her şey düzelmişken yine trajikomik olaylar yaşıyorum. ben neden hep huzursuz yaşamak zorundayım. bu neyin karması. benim hayatım neden böyle. neden legal bi hayat sürmekte zorlanıyorum.

yine saçma salak dertlerle uğraşıyorum ve artık kendi hayatımı da bıraktım bir kenara, arkadaşımın benim yaşadıklarımı yaşamaması için ne yaparım diye düşünüyorum. çaresizlik bataklığında çırpınıyor gibiyim. elimden hiçbir şey gelmiyor. çok fazla gerçekten çok çok fazla bir miktarda paraya ihtiyacım var ki battığımız bu boktan çıkalım. ama bu miktarda bir parayı bile bulmanın legal bi yolu yok. bu dertten kurtulmak için tekrar illegal şeyler geliyor aklıma ama bir dertten kurtulmak için başka bir derde batmak. bu kısır döngü yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.

ben ne kadar iyi olmak için kendimi zorlarsam hayat o kadar kötüye sürüklüyor. ne kadar çırpınırsam o kadar dibe batıyorum. artık harikalar diyarı kafasında yaşayan küçücük dertcikler dışında sıkıntısı olmayan insanlara dokunamaz oldum. kaldı ki aklı başında kişilerle anlaşmakta artık sıkıntı çekiyorum ama bunun dışında olur da onlara dert bulaştırırım diye kimseye fazla yanaşamıyorum. gerçek anlamda arkadaşlık dostluk kolay şey değil zaten. bu son yaşadıklarımdan anladım ki iki insan asla güzel şeyler yaşayarak bir bağ kuramaz. bu arkadaşlık da olsa aşksal mevzular da olsa fark etmez. insanların bağlarının güçlenmesi için birlikte zorluklardan sıkıntılardan geçmesi gerekir. yoksa sevdiğini söylemek bile yalan gelir insana bi içi boş gelir anlamsızdır sanki bir şeyler eksiktir. insanların sevgisini anlamlı kılan şey fedakarlıktır, zorluklara karşı tek ruh olmaktır. sevgi sözcüklerinin içini pamuk şekerlerle dolduramazsın. o sözcükler kaybetme korkusuyla dolmalı ama öyle basit bir kaybetme değil, ölmesinden ya da öldürülmesinden korkmak, fedakarlığı uğruna başına daha fazla dert açmasından korkmak canının tehlikeye düşmesinden korkmak. o sevgi sözcüklerinin ardında kocaman güven dağları olmalı. bilmelisin ki o sana seviyorum dediğinde dolu dolu sevmek gibi seviyordur. söylediği her güzel sözde fedakarlıkları gelmeli aklına. yoksa yalan olur her şey. arkadaşlık dostluk ya da aşksal durumlar ne farkeder ki sıkılır insan eninde sonunda. oysa onu görmeden duramamalısın, onsuz hep bi eksik hissetmelisin. hayatta tanıdığımız bir şekilde bi şeyimiz olan o insanlar en dibe battığımızda ne kadar yanımızda olur, ne kadar endişelenir yoksa öylece hayatlarına devam mı ederler.

hayatta kötü giden onca şeyin arasındaki tek güzel şey birlikte "bir" olduğum yanında huzurlu ve güvende hissettiğim biri olması. galiba tek şanslı noktam o.
morfinaltkat
bugün sivas cumhuriyet üniversitesinin kampüsü bayağı gezdim çok tuhaf şeyler gördüm gidecekseniz herşeye hazırlıklı olun. benim bile sasirdigim şeyler var
1:kampüste girişler kartlı ; fakültenin girişinde kapıda gişeden geçerek giriyorsunuz ( her fakültede)
2: kantinlerde nakit para kullanılmıyor ( çok şaşırdığım şey )
3: merkez kafeteryada yine para geçmiyor (yaşam merkezinin prototip şekli :):)) cay almak için bile kartla ödeme yapıp başka biyerden cay alıyosunuz ( neden bele birşey yapmışlar anlam veremedim)
4: kampüs ring 50 kuruş (makul) r11e kurban olam, yeminle r11 aradım sivasta
5: fakülteler çok eski modern bi bina göremedim ( kiliseye benzeyen iletişim fakültesi hariç :):):)
6: kampus içinde minik marketler var sigara içenler için artı bi özellik
7: omudeki kızlar daha güzel
8: ha unutmadan söyleyim deniz yok bikere geldiğimden beri sahile gidem sahile gidem sürekli aklımdaydı ama burasıda bembeyaz bi deniz olmuş zaten.
9: sivas cumhuriyet üniversitesini gezmek istiyorsanız sivas ta mutlaka arkadaşınız olmalı
İlk günü değerlendirecek olursak eski bi üni olduğu da göz önüne alırsak samsun 100 kat daha iyi :):) yarin şehir merkezini gezmeyi planlıyorum bakalım neler yasayacaz neler gorecez .
saygılarımla :):):)
Zeze
aklıma bir an bi şey geliyor. bazen daha önceden düşünmüş oluyorum ama o an bi şey tetikliyor. düzenlemeye kalkınca da unuttuğum için taslaksız yazıp geçiyorum. tutamıyorum çoğu düşüncemi içimde. amacım kimseyi yargılamak, eleştirmek, kırıp dökmek değil. zaten çoğu yazımda da aslında kendimi hedef alıyorum. bir hafta sonra bile o yazıma tamamen zıt düşünebilirim. çünkü insanım. her an yeni bi şey öğrenmemle her şey bambaşka bi şeye dönüşebilir. ya da birinin yorumuyla. yani buraya bu böyledir demek için yazmıyorum, düşüncelerim yazıya dönüşmüş olsun, üstüne sonra da düşünebileyim diye yazıyorum. bunu açıklama gereği duydum çünkü... öyle işte ☺️

Selam Ziyaretçi

Gördüğüm kadarıyla henüz giriş yapmamışsın! Lütfen giriş yap, bekliyorum :)