Fafatara
ben: ya bu gece erken uyuyacağım çok uykum var.
beynim: ay şaka mı bu? seni dört gün hiç uyutmayan ben erken uyumana izin verir miyim lan?
ben: hiç şansın yok. park beni sen de dinlen yarın daha güzel uğraşırsın benle.
beynim: hatırlıyor musun küçükken tüp bebek lafını duyunca bebeklerin tüpün içinde olduğunu sanmıştın da gidip kontrol etmiştin tüpten ses geliyor mu diye. sınıfta öğretmene anne diye bağırmıştın da ağlamıştın, sınıftaki herkes gülmüştü sana.
ben: bunları pişirip pişirip getiriyorsun zaten, alıştım.
beynim: peki, bunu sen istedin. yıllar önce akraba düğününde yaptığın danssss.
ben: hayırrrrrrr, hatırlamak istemiyorum. off çok utandım.
Fridakahlo
bu bir sorun mu bilmiyorum. arkadaşlarımı, akrabalarımı sürekli arayım sorayım mesaj atayım elimden hiç telefon düşmesin şeysi yok. beni aramadın sormadın unuttun diye söylemleri var ama aslında kötü bir niyetle değilde ne bileyim sürekli konuşma arama modunda değilim günlük hayat telaşı diyebilir miyiz bilmiyorum. çokta uyumlu biri değilim anlaşabildiğim nadir insanlar var. elimden geldiğince mesaj atmaya çalışıyorum ama olmuyor galiba. yani birinin iyi olduğunu biliyorsan neden hergün arayasın ki, mesaj yazmayı da sevmeyen biriyimdir ,sürekli mesajlaşayım modunda değilim. arkadaşlarım bu yüzden bana tavır alıyor bazen, hatta numaramı silen var. çokta şey yapmamak lazım galiba. ne yaparsak yapalım insanları mutlu, memnun edemeyiz. elimizden gelen herşeyi yapsak yine eksik birşey kalacaktır.
yolyordam
bazen tek sorunun para olduğunu düşünecek kadar acizleşebiliyorum.
Fridakahlo
bugün öğretmen atamaları olmuş.arkadaşımda atanmış. bir çok öğretmen adayı hayallerine kavuşmuş.onların adına çok sevindim darısı tüm isteyen öğretmenlerin başına inşallah. ben bu okula başladığımda yüksek lisans hayalim vardı. bunun için çaba da gösteriyorum. ales kitapları aldım çalışıyorum. İstediğim bölüm hakkında bilgi topluyorum. okuyan insanlarla hocalarla bile iletişim kurdum konuştum baya istekliyim. ama ödevimiz için köy okuluna gidip orada öğretmenlik yapma fırsatımız olmuştu. küçük sınıflarda ki çocukların öğretmeni olmanın çok farklı güzel bişey olduğunu farkettim. sürekli sana sevgiyle, saygıyla ve minnetle bakıyorlar sürekli sarılıyorlar. gözlerinin içi gülüyor yeni bişey öğrenmek için çok hevesliler.öyle içten öğretmenim diyorlar ki.. çok güzeller, bunlar aklıma geldikçe okulu bitirip hemen atanma istediği gelmiyor değil. İnşallah olur.. ☺️
Артем
insanı apex predator olarak gören kitleyi hiç bir zaman anlayamadım, apex predator dediğin köpek balığıdır velociraptordur.insanın elinden teknolojik avantajı alındığı takdirde tavuktan bir farkı kalmıyor.cidden lan nasıl apex predator olarak görüyorsunuz shshshshsb bu kitleye azıcıkta olsa tahammül edebiliyorum ama düz dünyacılara tahammül edemiyorum abi shshshshs bu nasıl bir şuursuzluk ve cahilliktir shshshshs bu tek hücreli bile diyemeyeceğim varlıklar resmen oksijen israfı dhshsbdh abi cidden 2 dk maruz kalınca sinir bozukluğundan tikler oluşmaya başlıyor siz siz olun dünyanın düz olduğunu savunan birisi ile karşılaşınca arkanıza bakmadan kaçın çünkü o bir töbe yareppi yaratık bir cenavardır akıl sağlığınızı seviyorsanız kaçın shshsbsb
Fridakahlo
evet az önce kuzenim aradı ve alo canım benim dedi ve ben anladım ki sevgililer günü 😁

söze başlayış şekli beni benden aldı,
-malum benim sevgilim var biliyon işte, bide 14 şubat var biliyon ona bir hediye yapsak dedi.
olur abi ne demek dedim.
sevgilisinin karakalem portresini yapmamı istedi.
sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, vs şeylerin gereksiz olduğunu düşünüyorum ama yinede onu kıramadım, çünkü sevgilini anneni babanı sevgini göstermek için illa o gün hediye almak zorunda değilsindir 14 şubat olmaz da 12 şubat hediye alırsın içinden gelir. böyle günler bana gereksiz geliyor.hele anneler günü babalar günü dahada değişik bir durum var annesi babası olmayan insanların o gününü mahvetmekten başka bişey değil.(tabi tamamen benim şahsi fikrim.)
asosyalci
odamda bir böcek gördüm, tam öldürecektim ki aklıma birden gregor samsa geldi ve vazgeçtim. hepimizin dönüşüme ihtiyacı olduğunu anladım; bilhassa da merhamete
ikarus⚡
bir arkadaşım var, sürekli iletişim halinde değiliz ama garip bir şekilde ne zaman canım sıkkın olsa bundan hiç bahsetmediğim ve bilmediği halde bana "iyi misin, her şey yolunda mı" diye mesaj atıyor. bu akşam yine aynısı oldu ve bu sefer "nasıl olduğunu, nasıl hissettiğini senden başka bilen var mı?" diye bir soru sordu. açıkcası bu soru bende soğuk duş etkisi yaptı. çok doğru ve mantıklı bir soru. düşünmeye başladım, nasıl olduğumu gerçekten benden başka bilen biri var mıydı...
Fafatara
değerli uzun boylu insanlar,
toplu taşıma araçlarında lütfen daha duyarlı olalım. sürekli kolunuzun ya da dirseğinizin hedefi oluyorum. ya gözlüğüme vuruyorsunuz ya da başıma. kol neyse de dirsek denk gelince kötü oluyor. tabii ki yanlışlıkla olduğunun farkındayım. o an önemli değil diyorum ama can bu acıyor. bir de ne olduğunu anlamak için arkasına bakanlar var ama işte ben aşağıdayım. neyse en azından bir şeye çarptıklarını fark ediyorlar. kısacası artık başıma vurmayın, acıyor. he bir de bildiğiniz gibi çoğu zaman ayakta kalıyoruz. bu sırada bir yere tutunmaya çalışırken fark etmeden koluyla omzumu bastıran çok kişi var. zaten kendimi zor taşıyorum siz de öyle yapınca daha zor oluyor. o yüzden yapmayın böyle şeyler, omzum ağrıyor sonra.
and he lived happily ever after

iddiaya göre ilahiyatçı bazı arkadaşlar böyle broşürler dağıtmış. noel ve yılbaşının iki farklı şey olduğunu açıklamaya çalışmaktan milletin dilinde tüy bitti bunu geçiyorum tabiki. lakin görsellere bir bakın. birinde noel baba pkk, deaş gibi örgütleri besliyor; diğerinde insanların üzerine jetle bomba bırakıyor. ne bu abi? resmen nefret aşılamak bu. hristiyanlar ve müslümanlar barış içinde yaşayamaz, hristiyanlar hep bizim kötülüğümüzü istiyorlar, bizi öldürüyorlar, ama biz öyle miyiz onlar bize füze biz onlara gül atıyoruz, biz çok iyiyiz onlar eğk mi demeye çalışıyorsunuz bunun amacı nedir? neden bu düşmanlık? her daim barış abi, her daim. mümkün olduğu sürece barış, hoşgörü, sevgiye yönelmeliyiz. amacımız bu olmalı. bir eylemin yapılmaması gerektiğini düşünüyorsanız daha az agresif yollar seçmelisiniz ve argümanlarınızı ona göre organize etmelisiniz, böyle saldırgan yollarla olmaz.
Parasetamol
kütüphane günlükleri serisine ek.(bu seriyi eski müdavimler iyi hatırlar)
yeni kütüphanedeyi uzun süredir gözlemliyorum.bir vize haftası geçti ve bir final haftası geldi.bu süreçte ne kadar çok boş insanın üniversiteye yerleşmiş olduğunu yeniden anımsadım. daha önce kütüphanede küfredilesi tipler başlıklı yazımda nazikçe iğnelemiştim bu tip insanları hatırlarsanız.ama özellikle final haftası gibi zamanlarda yer bulmak da zor olduğu için bu boş insanlardan uzaklaşmak da mümkün olmuyor.gelin bu boş insanların özelliklerini yakından inceleyelim.bu tipler kütüphaneyi kullanmayı bilmezler. özellikle bu yeni kütüphanede sesli çalışma alanı olmasına rağmen burayı kullanmayıp sessizliğin hakim olması gereken yerlerde fingirdeşenler , yanındaki kıza/erkeğe yavşayanlar , muhabbete dalanlar , gülüşenler ve sizin de şahit olduğunuz nice durumlar. biraz anlayışlı olur insan.biraz empati.belki sen iki sayfa nota bakıp bir de sınavda kopya çekerek geçeceksin dersi ama onlarca sayfayı ezberlemesi gereken insanlar var. dikkati kolay dağılabilen insanlar var. hassas olmalıyız , bu lütuf değildir , bu olması gerekendir.diger taraftan kütüphane eşyalarını hor kullanmak niye? tıp kazanmışsın muhtemelen aferin ama bi musculus brahioradialisi de çalışma masasına yazmadan ezberleyiver kardeşim.yazıktır.kitaplara zarar verenlerede yazıklar olsun.
kahve makinası yine şekersiz kahveler yaptığından hatta para yuttuğundan dolayı bu makinalardan artık çay kahve almıyorum.eski kütüphanede zehir gibi acı köpüğü olsa da bu makinaların kahvesini içerdim.şimdi tansiyonum çıkıyor, malum yaşlandık artık.
yeni kütüphanenin en sessiz çalışma ortamı en üst katta soldaki beyaz salon( niyeyse oraya beyaz salon diyesim geldi) o kadar sessiz ki kapı dahi kapatılmıyor ses olur diye.ki zaten kapıya yapıştırılmış uyarı yazısı dikkatinizi çeker.beyaz salonda çalışan herkes bu sessizliğe ayak uyduruyor.ayak uyduramayanlar ise sert ve imalı bakışlar ile uyarılıyor. kütüphanenin en soğuk çalışma alanı da yine en üst katta bulunan ve diğer katlarda olmayan , pvc ile kapatılıp odaya katılan balkon misali duran yol manzaralı , ayrıca beyaz salon ile bağlantı kapısı bulunan yer. buraya da artık balkon diyeceğim.1 ve 2 . katlar standart. orta alanda çalışmak ayrı keyif verici. arada aşagı ve yukarı katlara bakıp “ millet ders çalışıyor mu ? “ , “ acaba şurdan atlasam ağlar beni ne kadar yukarı savurur? “ , “‘ eyooo ‘ diye bağırsam bakmayan olur mu ?” gibi saçma düşünceler ile derse kısa aralar vererek çalışmaktan bahsediyorum , evet bu keyif verici . farkında olmadan mola vermiş oluyor insan. kütüphanenin selçuklu mimarisi örnek alınarak yapıldığına kulak misafiri oldum ama neresi örneğe uygun yapılmış onu tam anlayamadım.girişte tahta kapıyı acıyorsunuz ve sizi solda kimsenin olmadığı bi masa karşılıyor, sonra ötücü camlı alandan geçip danışmadaki görevli ile kısa süreli gözgöze geldikten sonra solda multimedya birimi ( eski kütüphanede adı böyle idi ) içerisinde bazen şaşılacak hızda internete bağlanan pc ler bulunmakta. bazı pc ler ise çalışmamakta/internete bağlanamamakta.evet buraya pc salonu diyelim. buranın da müdavimleri var elbet.
danışmanın arkasındaki dairesel masada hiç çalışmadım. düşünsenize ya üstünüze biri tükürse yukarıdan. birisi su içerken elinden şişeyi düşürse yağmur misali dairesel masayı ıslatır.evet bunlar kuruntu.
eski kütüphanenin müdavimleri vardı.bu müdavimleri görmek isterseniz ilgili kata çıkardınız ve müdavimler yerlerinde çalışmakta olurlardı.ama şimdi bu imkansızlaştı.misal eski kütüphanede giriş katta çalışan tıpçı bir grup vardı birde mühendis grup.en üst katta da tıpcılar vardı. hatta ara katta da vardı tıpcılar. çıkmıyorlardı sanki kütüphaneden.
eski kütüphanede kitap aramak daha eğlenceli idi. şimdi ise daha yorucu.
artık lavaboların pencerelerinden ziraatçilerin ekinlerine bakıp boy vermelerini seyrede duracağız.şöyle salatalık domates ekseler keşke.olgunlaşınca girerdik bahçeye.bugün dikkat ettim çift sıra beton direk dikilmiş ama araya tel çekilmemiş.birde demir kapı konulmuş...
yazı daha sıkıcı hale gelmeden burada kesiyorum.
beni sorar iseniz ben kütüphanede raftan bir kitap seçip oturup o kitabı okuyan yaşlı amcayım. evet evet o yaşlı amca benim.
ladylazarus
akşam halam, karşı komşunun eşinin ev işlerinde ne kadar yardımcı olduğunu söyleyerek eniştemi uzun süre sıkıştırdı. bir süre sonra adam cevap bulamayınca “ çarşambalıyım ben ! ” dedi. bundan sonra her şeye gösterecek tek sebebim budur, mazeretim var çarşambalıyım ben !

bu da sanatsal çağrışım


mistletoe🍃
çok yakın olmayan bir zamanda, cümlelerinin altında yatan hep ikinci bir anlamın olduğunu, aslında söylemeye çalıştığı şeyin o ikinci anlamda gizlenmiş olduğunu söyleyen biriyle tanışmıştım. ben de bir zamanlar onun gibiydim hep söylediklerimin arkasına saklardım asıl anlamları. zamanla öğrendim ki bir şeyi söylemek istiyorsak açık ve anlaşılır bir dille ifade ediyor olmak her zaman en iyisiymiş. kimsenin akıl oyunlarimiza dahil olmak ya da zor yollardan dediklerimizi anlamak gibi bir zorunluluğu yokmuş, bize ne kadar çok değer veriyor olsalar bile... bazen hislerimizi o ikinci anlamlara o kadar sakliyoruz ki değil karşı taraf biz bile onlari bulmakta zorlanır hale geliyoruz. eğer bir şeyi istiyorsanız söyleyin, eğer istemiyorsanız bunu da söyleyin. konuşmaya cesaretimiz olmadığını gizli anlamlara saklamanın alemi yok. uzuuun yoldan bunu öğrenmiş biri olarak kendimi de bu konuda değiştirdim, değiştiriyorum...değişmesi kolay demiyorum ama yaparsak hayat daha kolay geliyor bunu biliyorum.
Gaf Ebesi
daha genç olduğum ve daha kolay etkilendiğim yaşlarda, babamın bana verdiği bir öğüt, o gün bugündür hiç aklımdan çıkmaz.

“birini eleştirmeye kalktığında” demişti “herkesin seninle aynı imkanlarla dünyaya gelmemiş olduğunu aklına getir.”

scott fitzgerald
Gaf Ebesi
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.

sabahattin ali
mistletoe🍃
hayatta hep bir şeylerin düzelmesini umut ederiz. olduğumuz yerden, yaşadığımız hayattan hep daha iyisinin olabileceğini düşünerek anlam çalarız. küçültür küçültür görünmez hale getiririz mutlulukları. asla gerçekleşmeyecek hayallerin mutsuzluğunu da ekleriz buna, sanki filmin sonunu biliyormuş gibi. son günlerde yeniden sevebileceğimi gördüm, yeniden 'mutlu' olabileceğimi. kısacık bir an bile olsa birinin kapıdan girişiyle kalbimin tekleyebilecegini. İlk görüşte aşk mi dersiniz ? sanmıyorum. sadece hala hissedebilecegim güzel şeyler olduğunu gördüğüm için mutluyum. bu mutluluğun kaynağının dünden daha güzel ve yolunda giden bir hayata sahip olmakla değil sadece 3 saniyenin bana hissettirdikleri sayesinde olmasına da mutluyum... tanıştığımıza memnun oldum, iyi geceler.
and he lived happily ever after
milano'da çalıştığı bir sırada köylüler leonardo'ya (da vinci) bir torba dolusu dağlarda buldukları deniz canlılarına ait kabuklar getirmişler. 1480-1515 yılları arasında bu konuda not defterlerinde yazdıklarından anlaşıldığına göre de cidden adam kendi de dağlara gidip inceleme yapmış, kabuk örnekleri toplamış dağlardan. tabi ilginç bir durumla karşılaştığı için bir bilim adamı merakıyla hipotezler üretip yahut başkalarının ürettiği hipotezleri yanlışlayarak olayı mantıksal çerçevede açıklama gayretine girmiş. genel itibariyle insanlar bu kabukların dağlara nuh tufanı sayesinde geldiğini düşünüyormuş, bazıları da tanrı'nın insanları kandırmak için bir oyun oynadığını denizkabuğu şeklinde taşlar yarattığını aslında onların sadece taş olduklarını söylüyorlarmış yahut cidden denizkabuklarını orada yarattığını. ama bizim leonardo durur mu yapıştırmış cevabı, birincisi demiş: "İlk bulduğumuz kabuklar dağda denizden 600 metre yükseklikte ve diğer dağlarda da aynı seviyede yer alıyorlar; ama kutsal kitapta yazdığına göre bu tufan 40 gün yağmur yağması sonucu suları en yüksek dağın 10 arşın üzerine kadar yükseltmiş. madem ki sular bu kadar yükseldi neden dağın zirvesinde daha yükseklerde kabuklar yok da 600 metreden daha az seviyede yer alıyorlar? velev ki bu yağmur en yüksek dağın 10 arşın üzerine çıkardı su seviyesini; dünya küre şeklinde olduğuna göre sular merkezden her yönde eşit yükseklikte olacaktır ve artık suyun akabilecek bir yönü kalmayacaktır, yalnızca yukarı yönde gidebilir o da buharlaşarak, bu mümkün müdür? acaba tufan kutsal kitapta yazdığı gibi tüm dünyayı kaplamamış mıdır? yağmur yağarak oluşan bu tufan adriyatik denizinden 400 km içeride bulunan lombardiya'daki dağlara bu ağır ve suda batan denizkabuklarını getirebilir mi? kendileri gelmiş olsalar 400 km'yi 40 günde gelebilirler mi? ayrıca burada 4 farklı katmanda bulunan kabuklar var, buna göre farklı zamanlarda farklı tufanlar mı olmuştur? yalnızca kabuklarla da kalmıyor, nasıl oluyor da dağların yüksek zirvelerinde büyük balıkların kemikleri de bulunuyor? bu hayvanların denizden bu kadar uzağa tufan tarafından getirildiğine ısrar edenlerin saçmalığı ve aptallığı ortada. birtakım cahiller de tanrı'nın onları bir takım kutsal etkilerle burada yarattığını söylüyor; sanki biz boğaların yaşlarını boynuzlarına bakarak, ağaçların yaşlarını dallarına bakarak ve salyangozların yaşlarını yıl ve ay olarak kabuklarına bakarak anlayamıyoruz. bu kabukların ilahi güçlerin olası etkileriyle orada yaratılmış ve hala yaratılmakta olduğunu söylüyorsanız, böyle bir düşüncenin biraz mantık sahibi bir beyinde yeri olamaz, çünkü geliştikleri yılların sayısı kabuklarında yazılı ve büyükler ile yavrular bir arada görülmektedir. ancak onlar yiyecek olmadan büyüyemez, hareket olmadan da beslenemezlerdi -halbuki böyle bir ortamda hareket etmeleri olanaksızdı."

ressam, heykeltraş, mimar, mühendis; en önemlisi adam bilimadamı abi, bilim adamı. bu adama hayran olmamak elde değil.
👑Merry Andrew
kim olduğumu biliyorum. ne olduğumu. neleri sevdiğimi. nelerden nefret ettiğimi. nelerin beni hissizleştirdiğini. nelerin bana haz verdiğini biliyorum. ve kaçıyorum kendimden. olabildiğince uzağa. ardıma bakmadan koşuyorum tüm gücümle. ama bir süre sonra fark ediyorum aslında olduğum yerde dairler çizdiğimi. yıllarca o karanlık ormanın derinliklerinde kötü kurttan kaçtığımı sandım ama kaçtığım şeyin sadece bir yansıma olduğunu çok geç fark ettim. hiçlikte yankılanan o duyduğum ses, beni ölümüne korkutan o canavar, bunu kabullenmek çok zor, o benim. kaçtığım, korktuğum şey benim. simsiyah gözleri, korkutucu suratı ve kalın boğuk sesiyle bana bakan o şey sadece aynadaki yansımam. korktuğum yerdeyim. benden ayrı biri değil o ve onunla bir olmayı kabullenmek zorundayım. daha ne kadar kaçabilirdim ki zaten. ne olduğumu biliyorum ama onunla bir olup kendimi kabullenirsem olacakları da biliyorum. atlattım sanmıştım, kaçıp kurtulabilmeyi başardığımı sanmıştım ama bu gölgenden kaçmaktan farksız. yapabildiklerimi kabullenmek onu kabullenmek demek ve onu kabullenirsem bir olduğumuzu da kabullenmişim demektir. bu bana beladan başka bir şey getirmez.

kendimi bildim bileli çok fazla şey yaşadım hep. sürekli sorunlarla uğraşmak, sürekli mücadele içinde olmak ve bir yandan hayatla uğraşıp bir yandan sevdiklerini güvende tutmaya çalışmak artık beni yormaya başladı. tükenmenin hiç sırası değil. şu aralar zaten depresyona falan girmeye de zamanım yok. benden hep mücadele etmem bekleniyor ama ben daha kendi dertlerimi çözemiyorum nasıl başkalarına faydalı olabilirim ki. kalan son gücümü de aileme harcıyorum ve bu bir süre böyle devam edecek. peki ben hayatla boğuşurken içimdeki karanlık bir fırsatını bulur da beni yakalarsa.
ladylazarus
stefan zweig ve o dönemdeki insanlar uçağın icadıyla çok heyecanlanmışlar. zira uçakların, kaosu yaratan sınırları aşıp, ortadan kaldırarak barışı getireceğine inanıyorlarmış. aynı nesil, huzur getireceğine inandıkları o uçakların bombalar bırakıp, ülkeleri yerle bir ettiğine şahit olmuş.

ben de bazen tam olarak böyle hissediyorum, sınırlarımın aşılıp, değer verdiğim şeylerin infilak ettiğine şahit oluyorum.

camus' un aklımdan hiç çıkmayan satırları dönüyor beynimde : '' bir akşam, dalgın dalgın hoş bir kitabı karıştırırken, bir an bile duraksamadan: ' tutkulu ruhların çoğunda olduğu gibi, hayattaki inancının tükendiği an gelmişti. ' cümlesini okudum. bir saniye sonra, cümle içimde bir kez daha yankılanıyordu ve gözyaşlarına boğulmuştum. '' işte tam böyle bir anda, ağzınıza aldığınız bir yudum suyu, yüzünüzü kapatıp, defalarca denemenize rağmen yutamayışınızı nasıl açıklarsınız insanlara ? hıçkırıklarını tayin edemeyecek denli acılarından korkan insanlar bilemez yutkunmanın esasında bir savaş olduğunu. oraya buraya iliştirdiğim cümleleri , bana ait bir defteri yanlışlıkla eline alan insanlardan canhıraş saklamanın aciziyetini nasıl anlatırım ? en mahrem gizlerimi bilecek, benim gördüğüm gerçeği göreceklerini sanırım. oysa tüm mahremiyeti cümleleri olan bir insanın gizlerini kavrayamazlar.

insanların hüzünleri ve mutluluklarının sahteliği ve basitliğiyle afallıyorum, bu yüzden uzun süredir cümleleri yalnızca o an ' öyle söylenmesi gerektiği ' için kuruyorum. karşımda duran insanın ruh halinin bende yarattığı kayıtsızlık düşüncelerimi ve cümlelerimi engelliyor, içinde bulunduğum duruma vereceğim karşılığı yerine getirmeye zorluyorum kendimi. hatta bu bazı zamanlar o kadar suni bir şekilde gerçekleşiyor ki, cümle dahi kurmadan birkaç mimik ve belki bir sarılışla geçiştiriyorum. bu kayıtsızlık bir yandan beni memnun ediyor, gerçekleşmesi adına çabaladığım birkaç hayalim var , zamanımı ve düşüncelerimi bunlar için harcamayı yeğliyorum. bununla birlikte günlerim, her biri bir başka duyguyu yansıtan kendi portrelerim arasında hangisinin ben olduğuma karar vermekle geçiyor. bir sonuca varamıyorum zira hepsi benim. nitekim bu da bir sonuca tekabül etmiyor ve hepsi birleşip yalnızca bir silüet oluşturuyor. her gün görüp, derisinden öteye geçemediğimiz herhangi bir yüz.. herkesin gerçeğini ve acısını taşıyabiliriz fakat kendi gerçeklerimize vakıf olmanın acısını taşıyamayız. insanın kendini salt aynada görebilmesinin sebebi bu sanırım. ' kim kurtaracak beni var olmaktan ' diye fısıldıyor yazar.




aynadakinin çilleri var, benim yok.
Akif Yanbak
bakın size çok orjinal bir fikir veriyorum. lütfen bunu biri yapsın. sivri sineklerin uçan şırınga olduğunu hepimiz biliyoruz. peki bunu fırsata çevirip gerekli tüm aşıları bir şekilde sineklere enjekte etsek. böylece bizi sokan her sivri sinek bizi güçlendirse olmaz mı ?

Selam Ziyaretçi

Gördüğüm kadarıyla henüz giriş yapmamışsın! Lütfen giriş yap, bekliyorum :)