snorlax
eskiden en sevdiğin renk ne konusu açılınca direkt mavi diyordum. artık siyah desem mi diye düşünüyorum biraz. ne ilginçtir ki siyahtan nefret eden biriydim. az ya da çok her renkle uyumlu olduğunu yeni yeni görüyorum..
ladylazarus
akşam halam, karşı komşunun eşinin ev işlerinde ne kadar yardımcı olduğunu söyleyerek eniştemi uzun süre sıkıştırdı. bir süre sonra adam cevap bulamayınca “ çarşambalıyım ben ! ” dedi. bundan sonra her şeye gösterecek tek sebebim budur, mazeretim var çarşambalıyım ben !

bu da sanatsal çağrışım


mistletoe🍃
çok yakın olmayan bir zamanda, cümlelerinin altında yatan hep ikinci bir anlamın olduğunu, aslında söylemeye çalıştığı şeyin o ikinci anlamda gizlenmiş olduğunu söyleyen biriyle tanışmıştım. ben de bir zamanlar onun gibiydim hep söylediklerimin arkasına saklardım asıl anlamları. zamanla öğrendim ki bir şeyi söylemek istiyorsak açık ve anlaşılır bir dille ifade ediyor olmak her zaman en iyisiymiş. kimsenin akıl oyunlarimiza dahil olmak ya da zor yollardan dediklerimizi anlamak gibi bir zorunluluğu yokmuş, bize ne kadar çok değer veriyor olsalar bile... bazen hislerimizi o ikinci anlamlara o kadar sakliyoruz ki değil karşı taraf biz bile onlari bulmakta zorlanır hale geliyoruz. eğer bir şeyi istiyorsanız söyleyin, eğer istemiyorsanız bunu da söyleyin. konuşmaya cesaretimiz olmadığını gizli anlamlara saklamanın alemi yok. uzuuun yoldan bunu öğrenmiş biri olarak kendimi de bu konuda değiştirdim, değiştiriyorum...değişmesi kolay demiyorum ama yaparsak hayat daha kolay geliyor bunu biliyorum.
Gaf Ebesi
daha genç olduğum ve daha kolay etkilendiğim yaşlarda, babamın bana verdiği bir öğüt, o gün bugündür hiç aklımdan çıkmaz.

“birini eleştirmeye kalktığında” demişti “herkesin seninle aynı imkanlarla dünyaya gelmemiş olduğunu aklına getir.”

scott fitzgerald
Gaf Ebesi
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.

sabahattin ali
mistletoe🍃
hayatta hep bir şeylerin düzelmesini umut ederiz. olduğumuz yerden, yaşadığımız hayattan hep daha iyisinin olabileceğini düşünerek anlam çalarız. küçültür küçültür görünmez hale getiririz mutlulukları. asla gerçekleşmeyecek hayallerin mutsuzluğunu da ekleriz buna, sanki filmin sonunu biliyormuş gibi. son günlerde yeniden sevebileceğimi gördüm, yeniden 'mutlu' olabileceğimi. kısacık bir an bile olsa birinin kapıdan girişiyle kalbimin tekleyebilecegini. İlk görüşte aşk mi dersiniz ? sanmıyorum. sadece hala hissedebilecegim güzel şeyler olduğunu gördüğüm için mutluyum. bu mutluluğun kaynağının dünden daha güzel ve yolunda giden bir hayata sahip olmakla değil sadece 3 saniyenin bana hissettirdikleri sayesinde olmasına da mutluyum... tanıştığımıza memnun oldum, iyi geceler.
felagund
milano'da çalıştığı bir sırada köylüler leonardo'ya (da vinci) bir torba dolusu dağlarda buldukları deniz canlılarına ait kabuklar getirmişler. 1480-1515 yılları arasında bu konuda not defterlerinde yazdıklarından anlaşıldığına göre de cidden adam kendi de dağlara gidip inceleme yapmış, kabuk örnekleri toplamış dağlardan. tabi ilginç bir durumla karşılaştığı için bir bilim adamı merakıyla hipotezler üretip yahut başkalarının ürettiği hipotezleri yanlışlayarak olayı mantıksal çerçevede açıklama gayretine girmiş. genel itibariyle insanlar bu kabukların dağlara nuh tufanı sayesinde geldiğini düşünüyormuş, bazıları da tanrı'nın insanları kandırmak için bir oyun oynadığını denizkabuğu şeklinde taşlar yarattığını aslında onların sadece taş olduklarını söylüyorlarmış yahut cidden denizkabuklarını orada yarattığını. ama bizim leonardo durur mu yapıştırmış cevabı, birincisi demiş: "İlk bulduğumuz kabuklar dağda denizden 600 metre yükseklikte ve diğer dağlarda da aynı seviyede yer alıyorlar; ama kutsal kitapta yazdığına göre bu tufan 40 gün yağmur yağması sonucu suları en yüksek dağın 10 arşın üzerine kadar yükseltmiş. madem ki sular bu kadar yükseldi neden dağın zirvesinde daha yükseklerde kabuklar yok da 600 metreden daha az seviyede yer alıyorlar? velev ki bu yağmur en yüksek dağın 10 arşın üzerine çıkardı su seviyesini; dünya küre şeklinde olduğuna göre sular merkezden her yönde eşit yükseklikte olacaktır ve artık suyun akabilecek bir yönü kalmayacaktır, yalnızca yukarı yönde gidebilir o da buharlaşarak, bu mümkün müdür? acaba tufan kutsal kitapta yazdığı gibi tüm dünyayı kaplamamış mıdır? yağmur yağarak oluşan bu tufan adriyatik denizinden 400 km içeride bulunan lombardiya'daki dağlara bu ağır ve suda batan denizkabuklarını getirebilir mi? kendileri gelmiş olsalar 400 km'yi 40 günde gelebilirler mi? ayrıca burada 4 farklı katmanda bulunan kabuklar var, buna göre farklı zamanlarda farklı tufanlar mı olmuştur? yalnızca kabuklarla da kalmıyor, nasıl oluyor da dağların yüksek zirvelerinde büyük balıkların kemikleri de bulunuyor? bu hayvanların denizden bu kadar uzağa tufan tarafından getirildiğine ısrar edenlerin saçmalığı ve aptallığı ortada. birtakım cahiller de tanrı'nın onları bir takım kutsal etkilerle burada yarattığını söylüyor; sanki biz boğaların yaşlarını boynuzlarına bakarak, ağaçların yaşlarını dallarına bakarak ve salyangozların yaşlarını yıl ve ay olarak kabuklarına bakarak anlayamıyoruz. bu kabukların ilahi güçlerin olası etkileriyle orada yaratılmış ve hala yaratılmakta olduğunu söylüyorsanız, böyle bir düşüncenin biraz mantık sahibi bir beyinde yeri olamaz, çünkü geliştikleri yılların sayısı kabuklarında yazılı ve büyükler ile yavrular bir arada görülmektedir. ancak onlar yiyecek olmadan büyüyemez, hareket olmadan da beslenemezlerdi -halbuki böyle bir ortamda hareket etmeleri olanaksızdı."

ressam, heykeltraş, mimar, mühendis; en önemlisi adam bilimadamı abi, bilim adamı. bu adama hayran olmamak elde değil.
👑Merry Andrew
kim olduğumu biliyorum. ne olduğumu. neleri sevdiğimi. nelerden nefret ettiğimi. nelerin beni hissizleştirdiğini. nelerin bana haz verdiğini biliyorum. ve kaçıyorum kendimden. olabildiğince uzağa. ardıma bakmadan koşuyorum tüm gücümle. ama bir süre sonra fark ediyorum aslında olduğum yerde dairler çizdiğimi. yıllarca o karanlık ormanın derinliklerinde kötü kurttan kaçtığımı sandım ama kaçtığım şeyin sadece bir yansıma olduğunu çok geç fark ettim. hiçlikte yankılanan o duyduğum ses, beni ölümüne korkutan o canavar, bunu kabullenmek çok zor, o benim. kaçtığım, korktuğum şey benim. simsiyah gözleri, korkutucu suratı ve kalın boğuk sesiyle bana bakan o şey sadece aynadaki yansımam. korktuğum yerdeyim. benden ayrı biri değil o ve onunla bir olmayı kabullenmek zorundayım. daha ne kadar kaçabilirdim ki zaten. ne olduğumu biliyorum ama onunla bir olup kendimi kabullenirsem olacakları da biliyorum. atlattım sanmıştım, kaçıp kurtulabilmeyi başardığımı sanmıştım ama bu gölgenden kaçmaktan farksız. yapabildiklerimi kabullenmek onu kabullenmek demek ve onu kabullenirsem bir olduğumuzu da kabullenmişim demektir. bu bana beladan başka bir şey getirmez.

kendimi bildim bileli çok fazla şey yaşadım hep. sürekli sorunlarla uğraşmak, sürekli mücadele içinde olmak ve bir yandan hayatla uğraşıp bir yandan sevdiklerini güvende tutmaya çalışmak artık beni yormaya başladı. tükenmenin hiç sırası değil. şu aralar zaten depresyona falan girmeye de zamanım yok. benden hep mücadele etmem bekleniyor ama ben daha kendi dertlerimi çözemiyorum nasıl başkalarına faydalı olabilirim ki. kalan son gücümü de aileme harcıyorum ve bu bir süre böyle devam edecek. peki ben hayatla boğuşurken içimdeki karanlık bir fırsatını bulur da beni yakalarsa.
ladylazarus
stefan zweig ve o dönemdeki insanlar uçağın icadıyla çok heyecanlanmışlar. zira uçakların, kaosu yaratan sınırları aşıp, ortadan kaldırarak barışı getireceğine inanıyorlarmış. aynı nesil, huzur getireceğine inandıkları o uçakların bombalar bırakıp, ülkeleri yerle bir ettiğine şahit olmuş.

ben de bazen tam olarak böyle hissediyorum, sınırlarımın aşılıp, değer verdiğim şeylerin infilak ettiğine şahit oluyorum.

camus' un aklımdan hiç çıkmayan satırları dönüyor beynimde : '' bir akşam, dalgın dalgın hoş bir kitabı karıştırırken, bir an bile duraksamadan: ' tutkulu ruhların çoğunda olduğu gibi, hayattaki inancının tükendiği an gelmişti. ' cümlesini okudum. bir saniye sonra, cümle içimde bir kez daha yankılanıyordu ve gözyaşlarına boğulmuştum. '' işte tam böyle bir anda, ağzınıza aldığınız bir yudum suyu, yüzünüzü kapatıp, defalarca denemenize rağmen yutamayışınızı nasıl açıklarsınız insanlara ? hıçkırıklarını tayin edemeyecek denli acılarından korkan insanlar bilemez yutkunmanın esasında bir savaş olduğunu. oraya buraya iliştirdiğim cümleleri , bana ait bir defteri yanlışlıkla eline alan insanlardan canhıraş saklamanın aciziyetini nasıl anlatırım ? en mahrem gizlerimi bilecek, benim gördüğüm gerçeği göreceklerini sanırım. oysa tüm mahremiyeti cümleleri olan bir insanın gizlerini kavrayamazlar.

insanların hüzünleri ve mutluluklarının sahteliği ve basitliğiyle afallıyorum, bu yüzden uzun süredir cümleleri yalnızca o an ' öyle söylenmesi gerektiği ' için kuruyorum. karşımda duran insanın ruh halinin bende yarattığı kayıtsızlık düşüncelerimi ve cümlelerimi engelliyor, içinde bulunduğum duruma vereceğim karşılığı yerine getirmeye zorluyorum kendimi. hatta bu bazı zamanlar o kadar suni bir şekilde gerçekleşiyor ki, cümle dahi kurmadan birkaç mimik ve belki bir sarılışla geçiştiriyorum. bu kayıtsızlık bir yandan beni memnun ediyor, gerçekleşmesi adına çabaladığım birkaç hayalim var , zamanımı ve düşüncelerimi bunlar için harcamayı yeğliyorum. bununla birlikte günlerim, her biri bir başka duyguyu yansıtan kendi portrelerim arasında hangisinin ben olduğuma karar vermekle geçiyor. bir sonuca varamıyorum zira hepsi benim. nitekim bu da bir sonuca tekabül etmiyor ve hepsi birleşip yalnızca bir silüet oluşturuyor. her gün görüp, derisinden öteye geçemediğimiz herhangi bir yüz.. herkesin gerçeğini ve acısını taşıyabiliriz fakat kendi gerçeklerimize vakıf olmanın acısını taşıyamayız. insanın kendini salt aynada görebilmesinin sebebi bu sanırım. ' kim kurtaracak beni var olmaktan ' diye fısıldıyor yazar.




aynadakinin çilleri var, benim yok.
Zeze
ege’nin aslında eke olduğunu, ama ağızdan dolayı zamanla k yerine g denile denile ege denildiğini biliyor muydunuz ?
Akif Yanbak
bakın size çok orjinal bir fikir veriyorum. lütfen bunu biri yapsın. sivri sineklerin uçan şırınga olduğunu hepimiz biliyoruz. peki bunu fırsata çevirip gerekli tüm aşıları bir şekilde sineklere enjekte etsek. böylece bizi sokan her sivri sinek bizi güçlendirse olmaz mı ?
Gaf Ebesi
değerli olan eylemdir, ama eylemin hangi değerde olduğunu ve giderek değerli olup olmadığını öğreten şiirdir.

İsmet özel
mistletoe🍃
İnsanlar bana ciddi teselliler vermeye başlayınca gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. misal geçen gün bir arkadaşıma son günlerde moralimin bozuk olduğunu söyledim o da beni rahatlatmak için bir şeyler söylemeye başladı. cidden oturup ağlamak geldi içimden, anlaşıldığımı ve değer gördüğümü hissettiğim durumlarda aşırı duygusallaşıyorum. o anda mutsuzluktan değil de verilen değerin varlığını hissederek omuzlarımdaki yükün az da olsa hafiflemesiyle rahatlayıp ağlamak istiyorum sanırım. genel olarak insanların acılarını, mutsuzluklarını tam olarak anlayabildiğimizi düşünmüyorum. birini gerçekten anlamak için o durumu yaşamış olmak gerekiyor. ben de ancak o zaman evet seni anlıyorum, bu sorunun eninde sonunda çözümünü bulacaksın diyerek teselli verebiliyorum hatta. anlaşılmakla kafayı bozduğumu fark ettiğim zamanlarda kendime bu detayı hatırlatıyorum. onlar bunu anlamayabilir, çünkü yaşamamışlardır. o yüzden biri beni anlayıp adam gibi teselli verince bir garipleşiyorum aa demek ki o da böyle hissetmiş bir zamanlar ya da hala öyle hissediyor diyorum.
hennessy
manitasının kaşar olduğunu söylediğimde bana küsen yakın arkadaşım manitasından ayrılmış..
mistletoe🍃
an itibariyle fark ettim ki hangi dizi olduğunu bile hatırlamıyorum
mistletoe🍃
daha geride iki sezon var diyerek arkamdan biri kovalıyormuscasina hizli hizli izlediğim dizinin tek sezonunun yayınlandığını sezon finalinde fark etmem...ne tarafa yıkılıyorduk 😔
Zeze
şöyle bi hikaye var belki duymuşsunuzdur. çocuk öğretmenine gidip, okuduğu kitabın aklında kalmadığını, karakterin ismini bile unuttuğunu anlatıyor. öğretmeni de ona bir hurma yedirip, kemiklerine fayda oldu hissettin mi diyor, çocuk da hayır diyor. öğretmeni açıklıyor. nasıl ki yediğin hurmanın faydasını hemen hissetmedin ama var, kitaplar da böyledir. o an hissetmezsin ama özümsersin diyor.
şimdi bundan sonra ne anlatacağım sırada o var. kitapların faydası onu okumak için okumazsan var aslında, özümsemek için okursan yani. ki bu da onun üstüne düşünmekten geçiyor, onu alıp beyne atmaktan değil. çok kitap okumasına rağmen cahil kalanlar gördüm ben, neden biliyor musunuz ? onu içindeki hikayeyi merak ettiğinden okumuş, hiç düşünmemiş üstüne. birini öylesine dinler gibi... hayat da kitap aslında. özümsemek için okursan tecrübe edinebilirsin, ama sadece yaşarsan bi sonuca varamazsın. İşi özü düşünmeye geliyor. o kadar çok şey yaşayıp hala olgunlaşamamış insan da gördüm. çünkü yaşadıkları üstüne hiç düşünmemiş, sadece yaşamış geçmiş. o yüzden bizi olgunlaştıran şeylerin yaşadıklarımız değil düşündüklerimiz, bizi bilgili yapan şeylerin de okuduklarımız değil onun üstüne düşündüklerimiz olduğunu düşünüyorum. yoksa okuduğumuz yazar olmamız gerekirdi değil mi ? düşünelim, fazla olmasa da azıcık da olsa...
themuallim
bugün ne farkettim biliyor musunuz? biriyle karşılaşıp da sarılmak istediğimde "hastayım ya, sana da bulaşmasın" ya da "terliyim ya" cevabını alınca çok üzülüyorum aajshhs böyle kollarınız havada kalıyor, suratınızda o hafif salak ifade... ben görmüyor muyum sanki ne olduğunu, sarıl işte...
teyit
2014’te bir twitter kullanıcısının oktar hakkındaki iddiayı new scientist’e sormasının ardından dergi iddianın gerçek olmadığını açıklamış, “aslında biz onun kitabının gülünç biçimde yanlış ve hatalarla dolu olduğunu belirttik” demişti. https://teyit.org/adnan-oktarin-new-scientist-derg...
teyit
newton’ın kendisinin bu konuya ilişkin tuttuğu herhangi bir yazılı kayıt yok. ancak kendisine ilham verenin, ağaçtan düşen elma olduğunu çevresindeki insanlara anlattığı biliniyor. https://teyit.org/newtonin-basina-elma-dustu-mu/
Angaralı
yeni gelenlerle aramızda kuşak farkı olduğunu 0.facebook u bilmediklerini farkettiğimde anladım yaşlandık be

Selam Ziyaretçi

Gördüğüm kadarıyla henüz giriş yapmamışsın! Lütfen giriş yap, bekliyorum :)